19 Aralık 2012 Çarşamba

TARKON KURULDU

Tarım ve Gıda Konfederasyonu Kuruldu;‏
KONFEDERASYONUN KURULUŞ AMACI 
Ülkemiz Gıda, Tarım ve Çevre sektörünün geliştirilmesi, eğitilmesi, toprak, su, hayvan kaynakları, gıda-gıda güvenliği ve çevrenin korunması, verimli kullanılması amacıyla;
Ülkemizde bulunan Gıda, Tarım ve Çevre amaçlı kurulan sivil toplum kuruluşları arasında koordinasyonu sağlamak, Gıda, Tarım ve Çevre sektörüne eğitim ve eğitime bağlı olarak verimliliğin artırılmasına katkı sağlamak, Ulusal ve uluslararası tarım, gıda, çevre bilinci konularında politikalar ve stratejiler üretmek, proje üretmek, uygulamak, sorunlarla mücadele etmek, çözüm önerileri getirmek, model tesisler kurmak ve üretici üretmek, Gıda, Tarım, Çevre ve Kırsal alandaki üretici/işletmeleri ulusal, uluslar arası platformlarda temsil etmek, Tarım, Gıda ve Çevre üretimde verim ve kalite artışı için modern teknolojinin, yüksek verimli, kaliteli üretim materyallerinin kullanımının yaygınlaşması için çalışan, tarladan sofraya, sofradan çevreye, çevreden insan sağlığına duyarlı doğal kaynaklarımızın kullanımında azami gayret sarf eden, kaynakların sürdürülebilirliğini ön planda tutan, üretici-tüketici dengesini gözeten, modern, güvenilir, insan odaklı, bir kuruluş olmak amacıyla doğmuştur.
Ülkemiz ve Sektörümüz için, hayırlara vesile olmasını diliyor, Kamuoyuna ilan ediyoruz.
GENEL BAŞKAN: HAKAN YÜKSEL
 [HABER: 18 Aralık 2012, Hakan YÜKSEL-Tarım Federasyonu Genel Başkan: yuksel@tarimfederasyonu.org)

tarım bakanı şövalye oldu

Eniştemiz Fransa Türkiye’yi Niçin Öptü? 
(Bakanlık Bilgi Notu)
Hani bir söz vardır: Düğün değil bayram değil eniştem beni niye öptü?
Tarım Alanında Şövalye Liyakat Nişanı (Chevalier dans I'Ordre du Merite Agricole), bu yıl Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker’e verildiği haberleri basında geçince konu; tarım basın ve yazarları ‘’Eniştemiz Fransa Türkiye’yi Niçin Öptü, Bakanımız Nasıl Şövalye Oldu, Niçin Şövalyelik Nişanı Verildi’’ gibi başlıklarda yer aldı. Yazılarda Türkiye’nin canlı hayvan ve et ithalatında Avrupa Birliği ülkelerinin birinci, Fransa için Avrupa Birliği içerisinde Türkiye’ye en çok hayvancılık ürünü satışta yine birinci sırada yer aldığı bu yüzden Bakana şövalyelik nişanı verildiği yorumları gerçekleşti.
Türkiye’nin 250 milyon TL’lik hayvan ithalatından memnun olan Fransa’nın memnuniyetini hayvancılığımızı Türkler kurtardı şeklinde dile getirdiği, verilen şövalyelik nişanının Fransa’nın bu sevincinin ifadesi olabilir mi soruları basınımızda yer aldı. GTH Bakanı Sayın Mehdi Eker’in şövalyelik nişanı aldığı haberleri ve bu haberler ile ilgili makalelerin yayınlandığı facebook, yahoo, google’daki  gıda , tarım ve hayvancılık sitelerinde besi, çiğ süt-damızlık üreticilerinin devam eden ithalata tepkilerini dile getirdikleri görüldü.
2011 yılında Türkiye Amerika Birleşik Devletlerinden en çok canlı hayvan ithal eden unvanına sahip olduğu bizzat bu yılın başlarında ABD’li yetkililerce açıklanmıştı. Amerika’dan canlı hayvan ithalatı yapan ülkeler arasında Türkiye ABD’den 210 milyon dolarlık canlı hayvan ithalatı yaparken ikincilik 96 milyon dolar ile Rusya’ya aitti.
2011 yılında Türkiye ABD, AB ve Uruguay’dan canlı hayvan ithal etti. Türkiye’ye canlı hayvan, karkas et satmada birincilik AB ülkelerine, ikincilik ise ABD’ye ait idi.
İşte canlı hayvan, kesilmiş et ithalatının 2011 yılının perspektifindeki  ön görünüşü bu. Ön görünüşte hayvan ithalatı popülist bir tavırla eti ucuzlatmak yapılıyor. Perspektifin sağ görünüşünde çelişkilik yaratan sübvansiyonlu besi, damızlık üretiminin kredilendirilmesi devam ediyor. Sol görünüşte ise ithal canlı hayvan et fiyatlarının yerli üretimini sekteye uğratıyor. Diğer görünüşlerin her birinde; hayvancılıkta küçük çiftlikler işi bırakıyor, büyük ölçekli yatırım ve işletme sayıları artıyor. Büyük ölçekli yatırımcıların kaba yem tedarikindeki acemilikleri samanı yetmez hale getiriyor. Büyüyen hayvan varlığı (2010 yılına göre kıyasla 2011 yılında  %8)gerçekte geçen yıla kadar verilen sıfır faizli borçlanmanın eseri olduğu görülüyor.  Hayvancılık sektörünün ürettiği çiğ sütü satın alan endüstriyel süt sektörü ise 2011 yılında kendi kazanç sermayesi ile % 20 oranında büyüdüğü görülüyor. Hayvancılık sektöründe reel büyüme gerçekleşmez iken Endüstriyel süt sektöründe %20’lik büyümenin çiğ sütte piyasa düzensizliği, çiğ süt fiyatlarının olması gereken seviyelerde değil düşük tutulması, ambalajlı ürünlerde ise serbest bırakılması, bir nevi tarımsal üretimdeki çiğ süt gelirlerinin sanayicilere sermaye transferini yaratıyor.
2008 yılında başlayan hayvancılık sektörünün devam eden ithalat ile  fetret devrinin halen kapanmayışı ve yukarıdaki perspektifin mevcudiyetinin tepkisi GTH Bakanı Sayın Mehdi Eker’e yöneliyor. ‘’Yiğidi öldür ama hakkını inkar etme ‘’deyimi var.  Canlı hayvan, et ithalatının konuşulmaya başlandığı 2010 yılı Mart’ına kadar Sayın Bakan et, canlı hayvan ithalat tüccarlarının yaygaralarına karşı durup yapacağı toplantıya önceden ‘’ hayvan ithalatını isteyenler gelmesin ‘’ demiş olarak sonuna kadar ithalata karşı çıkmıştı. İthalat şalterini Sayın Başbakan indirince Sayın Bakan ‘’çaresiz’’ kalıp başlatmıştı. Dolayısı ile hayvancılık politikasını bir bakıma GTH Bakanı Sayın Mehdi Eker değil iktidar yürütüyor. Et tüketiminin getireceği yüksek fiyat, iktidar tarafından tüketicilerin değişebilecek siyasi tercihleri gögüslenemiyeceği endişesi ile ithalat devam ettiriliyor.
Sayın Bakanın Fransa’dan şövalye nişanı aldığı haberleri, yorum ve değerlendirmeler basında yer alınca biz de merak edip araştırmaya başlarken önce diplomatlara soralım dedik. Şövalye nişanı verilmesi ile ilgili bakanlık dışından sivil diplomatik çevrelerce bize bildirilen yorumda Ermeni Tasarısı ile gerginleşen Türkiye-Fransa ilişkilerini yumuşatma amacının olabilirliği de var sayılıyor.
Sonra bakanlığa yöneldik. GTHB Basın Müşavirliği ve Müsteşar Yardımcısı Nihat Pakdil’in yönlendirmesi ile G 20 toplantısına Sayın Mehdi Eker ile katılan o zamanki GTHB Müsteşar yardımcısı şimdiki Rehberlik Ve Teftiş Başkanı Sayın Erdal Sumaytaoğlu’na sorduk:
Geçtiğimiz günlerde GTH Bakanımız Sayın Mehdi Eker’e Fransa Şövalyelik Nişanı verdi. Bununla ilgili olarak basın bildirisinde Sayın Bakana şövalyelik nişanının ‘’2011 yılında düzenlenen G20 Bakanlar Toplantısı'nda önemli kararların alınmasında oynadığı etkin rol nedeniyle layık görüldüğü’’bildirildi.  Buna  göre;
‘’Sayın Bakana Fransa’nın şövalye nişanı verilmesine layık gördüğü 2011 yılında yapılan  G20 bakanlar toplantısında Türkiye veya Sayın Bakanın etkin rol aldığı önemli kararlar nedir? ‘’sorumuza Bakanlığın Basın Müşavirliği ,basın müşaviri Sayın Gürbüz bey ve Müsteşar Yardımcısı Sayın Nihat Pakdil’in sekreteryaları aracılığı ile  kendilerinin sorumuz ile ilgili ellerinde doküman olmadığını bize bildirdiler.
Sayın Bakan Mehdi Eker ile birlikte sizin de o zaman müsteşar yardımcısı sıfatı ile 2011 yılında yapılan G 20 bakanlar toplantısına katıldığınızı öğrenmiş bulunuyoruz. Ve bundan dolayı sorumu size yöneltmek durumundayım:
‘’Sayın Bakana Fransa’nın şövalye nişanı verilmesine layık gördüğü 2011 yılında yapılan G20 bakanlar toplantısında Türkiye veya Sayın Bakanın etkin rol aldığı önemli kararlar nedir, veya sayın Bakanın G20 toplantısında sunduğu ve kabul edilen teklifleri nelerdir?
GTH Bakanlığı Rehberlik Ve Teftiş Başkanı Sayın Erdal Sumaytaoğlu’nun açıklaması:
Fransa Tarım Bakanlığı tarafından Sayın Bakanımıza Tarım Şövalyesi Liyakat Nişanı Verilmesine ilişkin Bilgi Notu
2008 yılında yaşanan Gıda Krizinden bu yana tarım sektörü yeniden uluslararası toplumun gündemine girmiştir. G-20 gündemine ise Fransa’nın 2011 yılındaki G-20 Dönem Başkanlığı sırasında Fransa’nın isteğiyle alınmıştır. Fransa Dönem Başkanlığı, 2011 yılında “Tarımsal Ürün Fiyat Dalgalanmaları” konusunu görüşmek üzere bir Tarım Bakanları Toplantısı düzenlemeyi kararlaştırmıştır. Anılan toplantı, 22-23 Haziran 2011 tarihlerinde Paris’te gerçekleştirilmiştir.
 Bu Toplantıya hazırlık amacıyla toplam 4 toplantı düzenlenmiştir. Bunlar;
Berlin Toplantısı 21 Ocak 2011:
Fransa’nın Berlin Büyükelçiliğinde 21 Ocak 2011 günü düzenlenmiştir.
Toplantıda, Fransız tarafı, üye ülkeler konuya ilişkin bir Sualname gönderilmesini ve 8 uluslararası kuruluştan (FAO, IFAD, IMF, OECD, UNCTAD, WFP, the World Bank and WTO) fiyat dalgalanmaları konusunda bir rapor hazırlamasını istemiştir. Bu öneri üye ülkeler tarafından da kabul görmüştür.
Toplantıda alınan kararlar;
Şeffaflık ve tarımsal üretim konusunda daha fazla çalışma yapılması gerektiği,
Mevcut komiteler (FAO ve Gıda Güvenliği Komitesi gibi) çerçevesinde uluslararası koordinasyonun iyileştirilmesi gerektiği,
Gelişmekte olan ülkelere uygun risk yönetimi araçlarına olan ilgiden bahsedilmiştir,
Ticaret konularının da gündemde yer alması gerektiği,
Türev marketlerin düzenlenmesi konusu Ekonomi Sherpaları tarafından görüşülecek olmakla birlikte, Tarım Sherpaları tarafından onlara tarımsal piyasaların çalışmasına yönelik bilgi verilebileceği konularıdır.
*
2. Paris Toplantısı 23-24 Mart 2011
Toplantıda,
Sualnameye verilen cevaplar,
Uluslar arası kuruluşlar tarafından fiyat dalgalanmaları konusunda hazırlanan rapor,
Piyasalarda şeffaflık ve bilgi,
Uluslararası koordinasyon,
Risk yönetimi,
Uzun vadede tarımsal üretim konuları görüşülmüştür.
**
3. Paris Toplantısı 11-12 Mayıs 2011
Toplantıda, çeşitli uluslararası kuruluşlar ve sivil toplum kuruluşları tarafından, AMIS (Agricultural Market Information System), JODI (Joint Oil Data Initiative), Biyoyakıtlar, Tarımsal üretim gibi konularda sunumlar yapılmıştır. Toplantıda ağırlıklı olarak, G-20 Tarım Bakanları tarafından imzalanması öngörülen “Eylem Planı” konusunda tartışmalar yapılmıştır. Ülkelerin Plan üzerindeki değişiklik önerileri kaydedilmiştir.
4. Paris Toplantısı 23 Haziran 2011
23 Haziran 2011 günü gerçekleştirilen G-20 Tarım Bakanları Toplantısında “Eylem Planı” kabul edilmiştir.
Tarım Şövalye Liyakat Nişanı Fransa Tarım Bakanlığı tarafından ilk kez 1883 yılında verilmeye başlanmıştır. Tarım sektörünün gelişmesine katkı sağlayan kişilere verilmektedir.
Sayın Bakanımıza verilmesinin nedeni de G-20 toplantıları sırasında bakanlığımız temsilcilerinin aktif katılımını sağlamasıdır.
Gıda Tarım Hayvancılık Bakanlığı Rehberlik Ve Teftiş Başkanı Sayın Erdal Sumaytaoğlu’na açıklamaları için, bakanlığın diğer personeline sorumu soracak doğru adresi bulmam da yardımları için teşekkür ederiz.
Biz bu yazımızı yayına hazırlar iken GTH Bakanlığını TBMM’deki bütçe görüşmelerinde kendisine verilen şövalyelik nişanı ile ilgili yazılanlara, yorumlara GTHB Sayın Mehdi Eker’in cevabı basına şöyle yansıyordu:
Bakan Eker, Fransa’nın, tarımsal başarılarından dolayı ve dünya gıda güvenliğiyle ilgili Türkiye’nin yapıcı kararları nedeniyle kendisine tarım alanında şövalye liyakat nişanı verdiğini anlattı. “Başarı bu” diyen Eker, ‘Türkiye, Fransa’dan çok ithalat yaptığı için bunun verildiğinin” söylendiğini belirtti. Eker, bunun da yalan olduğunu ifade ederek, “Fransa, sizin iktidarınızda 2002′de dünyanın 5., Avrupa’nın 1. büyük tarım ekonomisiydi. Bizim iktidarımızda Türkiye, Fransa’nın önüne geçti Avrupa’nın birincisi dünyanın 7′si oldu. Fransa bunu biliyor, Fransa bunun için veriyor” dedi.  
Fransa, Sayın Bakana şövalyelik nişanını ‘’gerçekte ‘’ niçin verirse versin hayvancılık sektörünün aynası olan tarım medyası ‘’ hayvancılığımızın yorumu’’ nu sunuyor. O yorumlar bakanın tekzip ettiği gibi ‘’ yalan ‘’ olsa da ithalat rakamları gerçek. 
Hayvancılık ürünleri ithalatı devam ettiği müddetçe ithal edilen ülkelerden bakana verilecek her ödül de ister istemez önce o ülkeden ithalat veya o ülkenin ihraç ettiği rakamlar akla gelecektir.
Türkiye’ye 2011 yılında en çok canlı hayvanı satan ABD’de dileriz ki Sayın Bakana bir ödül vermesin..!
Bu konu ile ilgili yorum ve değerlendirmeleri üreticilere, okuyuculara da bırakır iken Türkiye’de hayvancılık ile uğraşan bir milyon ailenin oluşturduğu dört-beş milyon kişi, hayvancılık sektörü canlı hayvan ithalatının durdurulması için ilgili gümrük vergilerinin eskiden olduğu gibi % 135 seviyesine getirilmesini bekliyor.
Gıda tarım ve hayvancılıkta tarım ve hayvancılık gıdayı üretiyor. Gıdanın iki ayağı olduğu görülüyor ve bu ayaklardan hayvancılık ayağı kırık. Bu kırık ayağın düzeltilmesinin başlangıcı olacak ithalatın durdurulmasında mecliste grubu bulunan muhalif siyasi partilere de görev düşüyor: İthalatın durdurulmasını iktidardan ciddi bir şekilde istemektir. İthalatın durdurulması ile oluşacak et tüketimindeki geçici fiyat yükselişlerinin de siyasi istismar konusu yapılmayacağını deklare etmektir. Üreticiler muhalefetten de bunu bekliyor.

5 Kasım 2012 Pazartesi

domates ağacı!...

Evet, sonunda bu da oldu!....... 


Çin'in doğusudaki Shandong eyaleti Shouguang düzenlenen uluslararası sebzecilik bilim-teknik fuarında yılda 3 ton ürün veren domates ağacı tanıtıldı. Evet yanlış okumadınız.. İşte yukarıda "domates ağacı"...

24 Ekim 2012 Çarşamba

STD OLAĞAN GENEL KURULU YAPILDI

STD-SÜRDÜRÜLEBİLİR EKOLOJİK TARIM VE ÇEVRE DERNEĞİ OLAĞAN GENEL KURULU TOPLANTI TUTANAĞI
Dernek Kütük No: 06-105-050
Toplantı Tarihi ve Saati : 14.10.2012/14:00
Toplantı Yeri: Rüzgarlı Cad. No:13/19 Ulus-Ankara
Sürdürülebilir Ekolojik Tarım ve Çevre Derneği’nin I.Olağan Genel Kurul Toplantısı; Derneğe kayıtlı 32 üyeden 22’sinin hazır bulunduğu görülerek ekseriyet sağlandığından toplantıya başlandı. Gündem okundu.
1- Yoklama yapıldı, 32 üyeden 22’sinin hazır bulunduğu görüldü ve açılışı Kurucu Genel Sekreter Hamdi DAĞ yaptı.
2- Toplantı Divanı oluşturulması için adaylar arasından önerilen Ahmet GÜLSEREN Divan Başkanlığı’na, Gönül ŞENGÜL Başkan Yardımcılığı’na, Aynur YAVAŞ Yazman Üyeliğe oy birliği ile seçilerek Divan Kurulu oluşturuldu.
3- Derneğin kuruluş hesapları müzakere edilerek bugüne kadar 67 TL telefon ve iletişim giderlerinin olduğu Genel Kurul’un bilgisine ve oyuna sunuldu ve kabul edildi.
4- Aidatların tespitine geçilerek verilen önergeler üzerine, Tüzükteki 10 TL giriş ve 10 TL yıllık aidat miktarlarının az olduğu üzerinde duruldu ve verilen önergeler üzerine giriş aidatlarının 20 TL, yıllık aidatlarının da 20 TL olarak uygulanması oy birliği ile kabul edildi.
5- 2013 yılı tahmini bütçesi 2.000 TL kabul edilerek, 2014-2015 yıllarına ait tahmini bütçelerinin Yönetim Kurulu’nca yapılması oy birliği ile kabul edildi.
6-  Yönetim ve Denetim Kurulları ve kuruluş dönemi hesapları oy birliği ile ibra edildi.
7- Derneğin Yönetim Kurulu’na verilecek yetkiler görüşüldü. Derneğin yıllık bütçesi kadar borçlanabileceği oy birliği ile kabul edildi. Kamu kurum ve kuruluşlarınca, üniversitelerce, yurt içi ve yurt dışı kurum ve kuruluşlarca yapılan çalışmalara katılmak, ortak çalışmalar-projeler yapmak, görev almak, üst-eş kuruluşlara, platformlara, ilgili organizasyonlara, birliklere katılma ve kurma yetkisi verilerek; projeler yapmak, yaptırmak, pilot üretim ve uygulamalar yapmak, yaptırmak, katılmak, televizyon-radyo yayınları, programlarına katılmak ve dernek adına görüş bildirmek,  seminer, sempozyum, kongre ve fuarlara katılmak, ilgili işleri yapmak, raporlar hazırlamak, anketler yapmak, yaptırmak ve tüketici-üreticilerle ilgili çalışmalar yapmak, ilgili kurslar, derslikler açmak, bu yönde her türlü eğitimleri planlamak, yapmak ve yaptırmak konularında yetkilendirilmesine oy birliği ile karar verildi.
8-  Seçimlerin açık oylama ile yapılmasına oy birliği ile karar verildi. Adaylar soruldu ve seçime geçildi. Yapılan seçim ve sayımlar sonucunda Yönetim Kurulu asil üyeliklerine Hamdi DAĞ, Muzaffer BUMİN, Abdulvahap KARATAŞ, Aynur YAVAŞ ve Emin ÖĞÜT seçildiler. Yönetim Kurulu yedek üyeliklerine sırasıyla Güllü SÜRMELİ, Ahmet GÜLSEREN, Tülay ÜNER, Sedat TOPUZ ve Mustafa KURT seçildiler. Denetim Kurulu asil üyeliklerine Mustafa ÖZTÜRK, Turgut ÖNDER, İbrahim Şimşek seçildiler. Denetim Kurulu yedek üyeliklerine sırasıyla İbrahim SARIER, Abdurrahman KARAASLAN ve Süleyman BAGATUR seçildiler.
9-     Kapanış yapıldı.
Divan Başkanı                                     Başkan Yardımcısı                               Yazman Üye   
Ahmet GÜLSEREN                              Gönül ŞENGÜL                                      Aynur YAVAŞ

12 Eylül 2012 Çarşamba

STD & SOYA DOSYASI

Yerli Soya Üretimi ve Üreticilerine Darbe
Çapar KANAT
Yükselen saman fiyatları feryatlarının ithal soya lobisinin istekleri ile buluşturulan 2 Eylül 2012 tarihinde yayınlanan, hayvancılık sektörünün isteği gibi gözüken ve kamuoyunca adına saman-soya kararnamesi denilen kararlar, çökertilen hayvancılığın dirilmesine çare olamayacak iken ülkemizde bu yıl yerli soya üreticilerini, gelecek soya sezonunda da yerli soya üretimini bitirecek. Tam da hasat mevsiminin başlangıcında çıkarılan bu kararname Çukurova çiftçisinin ocağına incir ağacı dikti.
İthaldeki sadece kepeğin gümrük indirimi doğru, kalitesiz kaba yemlerden saman vb., kaliteli kaba yem olan yonca, yonca samanı vb. ithalinin serbest bırakılması yanlış kararlardır. Soya ve soya küspesi ithalinde gümrük indiriminin hasat mevsiminde ve takvimsiz yapılması yanlış kararlardır. Tam buğday unu tüketimine geçen Türkiye’nin kepekte gümrük vergilerini ‘’diğer ülkeler gümrük tarife’’ faslında % 13,5’dan % 5’e değil % 0 (sıfır)’a indirmesi gerekirdi.
Saman-Soya Kararnamesi
Saman ve kaliteli kaba yem olan yonca, yonca unu, ot, fiyatları artınca 2 Eylül 2012 tarihli yayınlanan bakanlar kurulu kararnamesi ile yurt dışından kalitesiz kaba yem olan saman, hububat sapları, yonca, yonca çayır bitkileri ot vb, ithalatı serbestleştirildi. Kepek ve soyada ise %13,5 olan gümrük vergisi % 5’e indirildi. Kepekte ve soyada % 6,5 kadar gümrük vergisi indirim kararında oran küçük gibi gözüküyor ise de ülkemiz üretiminin %85’ini gerçekleştiren Çukurova çiftçilerine darbeyi vurdu: 1 Eylül 2012 tarihinde Adana Ticaret Borsasında soyanın tonu 1300 TL iken kararname yayınlandıktan sonraki gün ise 1100 TL’ye düştü. Yaklaşan hasat mevsimi dolayısı ile diğer bölge ve Çukurova çiftçileri tonunu 1300 TL’den satacakları soyayı şimdi 1100 TL’den satarak tonda 200 lira zarar edecekler.
Tam hasat mevsimi öncesinde alınan bu gümrük indirimi kararından dolayı çiftçi zarar ederse gelecek yıl ‘’şu kadar şu ürüne destek vereceğim ‘’ diyen devlet-i âlisinin GTH bakanı Sayın Mehdi Eker’e güvenebilir mi?
Saman ve soya kararnamesi nasıl çıktı?
Aylarca önce, kanatlı, büyük baş küçükbaş hayvan yemi üreticilerinin önde gelen firmaları ve bunlardan hem çiğ süt satın aldığı üreticiler ile yem takası yapan, hem de ambalajlı süt satan endüstriyel yem de üretenler GTHB’na müracaat ederek başta soya olmak üzere yem girdileri ithalatında gümrüklerin indirilmesi teklifinde bulunmaları üzerine Bakanlık Adana çiftçi örgütlerinden görüş sormuş, çiftçi örgütleri karşı çıkmıştı.
3 Eylül 2012 tarihinde konuştuğumuz Adana Ticaret Borsası Başkanı  Sayın Şahin Bilgiç’in bildirdiğine göresoya ve küspesi ithalatındaki bu % 6,5’luk  gümrük indirimi bir takvim dahilinde hasat mevsimi dışında yapılacak olsa idi yerli soya üreticilerine zarar vermeyeceğini  söylüyor. Soya ekimi için bu yıl temasta oldukları Çukurova çiftçisini soya ekmeye teşvik ettiklerini, iktidarında yerli soya tarımına parasal teşvik verdiğini, soya üretiminin mısır üretiminden daha ucuz olması dolayısı ile çiftçilerin ekim mevsiminde mevcut soya iç piyasa fiyatlarına güvenerek soya ektiklerini gümrük indiriminde küçük bir oran gibi gözüken % 6,5 lük indirimin yerli üretime darbe vuracağını söylüyor. Soya ve küspesi ithalatında gümrük indiriminin 1 Ocakta açılış, 1 Nisanda da kapanış olacak şekilde takvime bağlanması gerektiği görüşlerini daha önce yazılı olarak kararname yayınlanmadan çok önce Bakanlığa bildirdiklerini, tam da soya hasadı mevsiminde iken soya ithalatında takvim uygulamaksızın gümrük indirimi kararname yayınlanmasının Çukurova çiftçisi için kötü bir sürpriz olduğunu vurguluyor.
2012 yılı Ağustos ayında Saman, yonca gibi kaliteli kalitesiz kaba yem fiyatları yükselince hayvancılık sektörünün medyatik kısmi temsilcileri ‘’ yüksek saman, yem fiyatları yine inekleri kasaba gönderecek ‘’ söylemlerini kamuoyunda ifade etmeleri ve iktidar partisinin milletvekilleri üzerinden Ekonomi ve GTHB baskı kurulunca, GTHB önce kaliteli, kalitesiz kaba yem ile ilgili karantina yönetmeliği ve yasak kararının kaldırılması yönetmeliğini yayınladı. Ekonomi Bakanlığı’da GTHB isteğine uyarak ithalatta gümrük indirimi kararnamesini Bakanlar Kuruluna sevk ederek soya ve soya küspesinde de ithalat takvimi uygulaması yapmaksızın yayınlanmasını sağladı.
Yerli üretim mısır yetmediğinde mısır ithalatını yerli birinci ve ikinci ürün üretim hasat mevsimini gözeterek ithalat takvimi uygulayan Bakanlığın soya ve soya küspesi ithalatında Eylül de olan hasat mevsimini gözetmeksizin hem de Eylül ayının başında soya ve küspesinde gümrük vergisi indirimine gitmesi bilhassa Çukurovalı soya üreticileri ve üretimini can evinden vurdu. 
Türkiye’de Soya Tüketimi 
Türkiye yılda 2,2-2,5 ton arasında milyon ton soya ve soya küspesi tüketiyor. Tüketiminin % 95’ini yurt dışından ithalat ile, % 5’ini yurt içi üretim ile karşılanıyor. Yurt içi üretimde dekar başına ve değişen tonaj oranlarında 100 kg’a 50 TL olacak şekilde çiftçilerimize parasal destek veriliyor. Türkiye’nin bu güne kadar soya da en yüksek rekoltesi 300 bin ton, geçen yıl 250 bin ton olup bu yıl 200 bin ton rekolte bekleniyor.
Soya, kanatlı et üretiminin yeminde % 35-40 oranında kullanılıyor. Büyük baş ve küçük baş hayvan besi yeminde ise soya kullanılmıyor. Süt ineği yeminde  % 5 oranında kullanıldığı takdirde süt verimini artırıyor olsa da soya proteini yerine ucuz ve diğer yem fabrikaları ile rekabet edebilir olması dolayısı ile diğer hububat proteinleri kullanılmaktadır. Dolayısı ile saman fiyatları feryatlarını dile getirenlerin soya gümrük indirimi hiçbir işine yaramadı.
Soya, çiftlik balığı ve diğer beyaz et üretiminin can damarı iken büyük, küçük baş besisinde yeri yok, süt hayvancılığında da tüketimine yer verilmiyor! Dolayısı ile beyaz et, çiftlik balığı sektörü saman kararnamesiyle bayram ederken inekten çiğ süt üretenlerin hiçbir işine yaramayacak! Süt ineği medyatik kısmi temsilcilerinin saman feryatlarını, yükselen saman fiyatlarının inekleri kasaba götüreceği türküsü doğrusu endüstriyel yem sektörünün, çiftlik balıkçılarının, kanatlı yem sektörü ve üreticilerinin işine yaradı.
Soya Üretimi
Türkiye’de soya üretim rekoltesi geçen yıla kadar yıllık ortalama 200-250 bin ton olarak gerçekleşti. Geçmiş yıllarda en yüksek verim ise 300 bin ton olarak gerçekleşmişti.
Soya üretiminin devamlı ama güven veren parasal destek politikaları ile yıllık 250 bin ton olan yerli soya üretiminin 500 bin tona yükselebileceğini Adana Ticaret Odası Başkanı Sayın Şahin Bilgiç öngörüyor olsa da şahsen bir farkla ben de aynı görüşteyim. Sayın Şahin Bilgiç’in ve kamuoyunun soya rekoltesi konusundaki görüşlerine katkı sunmak için soyada rekoltenin ne kadar yükselebileceği konusunda bir ilave yapmak istiyorum. 
Türkiye Ne kadar Soyayı Üretebilir? 
Türkiye de politikacılar Tarım ürünleri ile ilgili gelecek on yıl sonrasına projeksiyonlar tutar iken genellikle ürün miktarları ile değil parasal miktarlar ile konuşulmaktadır. Ürün miktarları ile konuşabilmek için o ülkenin tüm topraklarının şu bölgede şu yetişir, bu bölgede bu yetişir gibi lise coğrafya kitabının GTHB öğretileri çerçevesinde  kağıt üzerinde ‘’bölgesel havza sistemi ‘’ ile değil Türkiye’nin tarım yapılabilir toprakları üzerinde kadostral; pafta pafta, ada ada, parsel parsel ciddi toprak etütlerinin yapılması gerekir.
Gelişmiş ülkeler kadostral toprak etütlerini parsel parsel tamamladıktan sonra havza sistemine geçmişlerdi.
GTH Bakanı Sayın Mehdi Eker, kendi bakanlığı döneminde ‘’tarımsal desteklerde havza sistemine geçilmesi ’’ ile övünmesinin bu yüzden kıymet-i harbiyesi yoktur.
Kendisi ortadan kanunla ortadan kaldırılarak hizmet görevleri, makine parkları İl özel İdarelerine, toprak etüdü ile ilgili görevleri ise devredilen eski adı Tarım ve Köy İşleri Bakanlığına bağlı mülga Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü; Türkiye’nin toprak etüdü için başlattığı pilot proje tamamlanamadan kapatıldı! GTH bakanlığı da mülga Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğünün pilot uygulamasını rafa kaldırdı.
Şayet mülga KHG müdürlüğünün başlattığı toprak etüdü pilot uygulaması sürdürülüp şimdilerde bitirilmiş olsa idi sadece soya ürünlerinde değil tüm tarım ürünlerinin miktarlarında gerçekçi üretim rakamları tahminleri ortaya konulabilirdi. Bir ülkenin tarım ürünlerinde gerçekçi stratejik planlamanın da önü açılabilirdi.
Sayın Bakan son on yılda tarımsal artışının kendi şahsi politik uygulanmasından, tarımsal destek miktarlarını artırmalarından kaynaklandığını sanıyor. Hayvancılıkta 2002 yılına nazaran destekler 20 kat artırılmış olmasına rağmen hayvancılığımız halen niçin yerlerde sürünüyor? Tarım ürünlerinde başarı, önüne takoz konulmasına rağmen Türk çiftçisinindir! Ekim döneminde soyaya parasal destek var deyip soyanın 1300 TL olduğunu da gören Türk çiftçisi tam da hasat mevsiminde tarladaki ürününün değer kaybettirildiğinde tarım politikasızlığına nasıl güven duyabilsin!
Bilhassa soya üretiminde gerçekçi rekolteler, maksimum verimler alınabilmesi için tüm Türkiye topraklarının toprak etüdü gerekir. Türk çiftçisi kendi, zekâsı, bilgisi ve görgüsü ile soyayı yıllık 250-300 bin ton civarında üretebiliyor.
Çukurova’nın en verimli topraklarından alüvyonlu topraklardan Ceyhan ve Seyhan Nehri deltasında birinci ürün dane mısırda; 1500-1700 kg/dekar verim alınabilirken, Çukurova’nın alüvyonsuz topraklarında 800-1000 kg verim alınıyor. Soyada ise alüvyonlu topraklarda 450-500 kg, kısmen alüvyonsuz İmamoğlu Ovası gibi halen Çatalan sulama projesinin tamamlanmasını bekleyen topraklarda ise sondaj kuyusu suyu ile sulanabilen arazilerde 250-275-300 kg/dekar aralıklarında soya verimi alınabiliyor. Dane mısırda dekara masraf 500 kg dane mısır karşılığıdır. Kararname yayınlanmadan soyanın fiyatı 1300 TL idi. Alüvyonlu topraklarda çiftçinin hasılası 1300TLx0,450 ton= 585 TL+ 225 TL tarımsal destek=  810 TL, alüvyonsuz topraklarda ise 1300x 0,275 ton= 357 TL+137,5 TL tarımsal destek= 494 TL hasıla elde edecekti. Bu kararnamenin şu an ki fiyat düşüşü ile her iki toprak çeşidinde de dekarda 200 TL çiftçi zarar edecek.
Türkiye’nin toplam toprak etüdü parsel parsel yapıldığında güvenilir bir soya destekleme politikaları izlendiğinde ülkemiz genetiği değiştirilmemiş (gdo’suz) yerli soya üretimini 2,5 milyon tona çıkarabilmesi mümkün olacaktır. Evet, bu bir hayal değildir. Soya tarımı hassas, çok verimli arazi ister. İşte toprak etüt çalışmaları; parsel parsel nerelerde soya veya diğer ürünler yetiştirilebilinir, ne kadar ekonomik verim alınabilir, ülke ihtiyacının planlanmasını ortaya çıkarır. Soya baklagiller familyasından olup üstelik çok güzel bir münavebe bitkisidir. Toprağı yeniler.
Kepekte %13,5 olan gümrüğün % 5’e indirilmesi hayvan sahiplerine yarayacak mı?
Konuştuğumuz Ziraat Mühendisi, Tarım Ekonomisti,yem girdileri yerli-ithal tedarikçisi Sayın Ünal Altıparmak’ın bildirdiğine göre kepekte AB ülkelerinden ithalatta gümrüğün sıfıra indirilmesinin bir önemi olmadığını çünkü AB’nin kepek ihraç eden ülkelerden olmadığını, Bulgaristan, Rusya ve Ukrayna’dan ithal edilen kepekte mevcut gümrük vergisinin % 13,5 ‘dan % 5’e inmesinin ithalatçı firmaların ithal kepeği yem fabrikalarına ucuza sunsa bile yem fabrikalarının hayvancılık sektörüne yapacakları yem satışında bir indirime gitmelerinin beklenmediğini bildiriyor. Tarım Ekonomisti Sayın Ünal Altıparmak ülkemizde şimdilerde dış piyasaya göre pahalı olan mısır ve buğdayın fiyatlarının önümüzdeki beş yılda eşitleneceğini beklediklerini, hayvan yemi girdilerinin ithalatındaki gümrük vergilerini indirmek yerine iç piyasada üretim odaklı stratejik planlara ihtiyaç duyulduğunu, günübirlik politikaların sürdürülmesi halinde endüstriyel tarım ürünlerinde dışa bağımlılığın süreceğini söylüyor.
Saman, yonca ithali bu malların yurt içi satışını düşürecek mi?
Kesif yem ve kaliteli, kalitesiz kaba yem sektörünü Çiğ Süt Üreticileri Grubu adına takip eden Sayın Hakkı Gülerman bakınız ne diyor:
Kaba yem ihtiyacını karşılamak üzere sıfırlanan gümrük vergilerinden sonra, kuru ot Ankara teslimi 0,74 Lira/kg olduğu duyumlarını alıyoruz. Önce 0,440 Lira istenen ithal ot hemen 0,74 Lira'lara çıkmış. Bulgaristan'dan ithal edilmek istenen samanın balyasına yerinde 10 Liraisteniyor. Müşterilerimizden iyi yetiştirici sınıfında olanlar bile, ellerindeki samanı satmayı planlıyor. Bize ise ineklerden bu parayı kazanamayız hesabıyla ineklere mezbaha yolu gözüküyor. Keşan mezbahasında bir günde 125 inek kesildiğini ve bu ineklerin sağlıklı olduğunu, 2.500- 3.500 Lira'lara sağlıklı ve verimli inek satıldığını duyuyoruz.
İç piyasada saman, ot, yoncanın fiyatı ne ise o fiyattan aşağı satacak bir ot, saman ithalatçısı ortaya çıkar mı? Çıkmaz!
Ege TV’de  ‘’ Çiğ Süt Fiyatları Ne Olmalı ‘’ programına birlikte katıldığımız AK PARTİ 22. ve 23. Dönem Aydın Milletvekili, Orkoop Başkanı Sayın Ahmet Ertürk beyefendinin‘’İçerde pahalılaşan samanı, yoncayı, çayır bitkilerini eken de diken de çiftçimizdir’’sözlerine burada yer verirken ‘’o pahalı samanı tarlada üretenler, satanlar, yükleyen işçiler, kamyon ile tüketicisine getiren kamyoncular da bu ülke insanıdır’’ gerçeğini de ben ilave ediyorum. 
Saman makinesi, saman balya makinesi, mısır silajı biçme ve balyalama, paketleme makinesi, yonca üretimine hem parasal destek vereceksin hem de yonca, kaliteli kaba yem ithal kapılarını açarsanız çiftçi gelecek yıl devletine güvenip yonca, çayır bitkisi tarımı yapar mı?
Canlı hayvan pahalandı ithal et, et pahalandı ithal et, saman, yonca pahalandı ithal et, tavuk eti, yumurta, çiftlik balığı pahalanmadığı halde soyanın yerli üretimini, üreticilerini bitirecek şekilde gümrüğünü indirip, ithal ettirmek, çok yanlış politikalar, hareketler bunlar!
Şimdi soruyoruz:
-STD Genel Sekreteri Hamdi DAĞ
Sahi piliç eti, yumurta pahalandı mı ki onun yem girdisi olan soyanın gümrük vergileri indirildi? Diğer türevlerin yanı sıra kepeğin de gümrük vergisinin indirilmesi ile soya kullanılmayan süt yeminin fiyatları inecek mi? Çiğ sütü üretenlerin gelirleri artacak mı? İnsanların gıdası çiğ süt nasıl ki ucuzlatılamaz ise hayvanların gıdası yemin ucuzlatılacağını sanarak çiğ süt üreticisinin gelirlerinin artacağını sananlar ya saf olup hayal peşindeler ya da çiğ sütten değil kanatlı sektöründen geçimleri olabilir.! Çiğ Süt üreticisinin gelirleri iki şekilde artırılabilir, birincisi çiğ süt fiyatlarını olması gereken değer olan 1,2 TL’ye getirilmesi iledir. İkincisi ise kesif yem ve kaliteli kaba yemde desteklerin artırılması iledir. Sadece kaliteli kaba yem açığımızın kapatılması için 2011 yılı 484 Milyon TL olan rakamın 2,5 milyara yükseltilmesi ile mümkün olabilirse de bu deveye hendek atlatmaya kalkışmaktır. Çiğ süt fiyat yem paritesinin 1’e 1,5 olması gerektiğini ezberleyenlerin; çiğ süt fiyat-kutu süt paritesinin de AB ve gelişmiş ülkelerdeki gibi yine 1’e 1,5 kat olması gerektiğini ezberlerinekatmaları gerekir. Yine ABD ve AB ülkelerinde endüstriyel süt sektörünün net kazancı % 20 iken ülkemizdeki endüstriyel süt sektörünün net kazançlarının niçin % 68 olduğunu sorgulamalıdırlar. Çiğ süt satın alımlarında ‘’serbest piyasa var ‘’ diyen kısmi üretici temsilcileri, geçmişte kasaba gönderilen ve önümüzdeki günlerde, gelecekte de kasaba gidecek ineklerden endüstriyel süt sektörü, hayvancılık siyasetçileri kadar sorumlu olacaklardır. Destekler 20 kat artırılmış olmasına rağmen hayvancılık ayağa kalkamıyor. Çiğ Süt fiyatı-yem fiyatı paritesinde çiğ sütün fiyatı değil yem fiyatı düşürülmeli diyenler olmayacak öneriyi siyasetçilere sunarak üreticilerin gözlerini boyamaya çalışılmaktadır.  
Saman kararnamesinde soyanın fiyatı düşürülürken soya çiftçisinin kafasına balyoz indirildi, gelecekteki soya üretimimizin dibine ise incir ağacı dikildi.
İşleri, geçim meslekleri çiğ süt üretimi ve üretenlerin temsilcisi gibi gözüküp veya kısmen de öyle olanlar bu indirilen gümrük vergileri karşısında süt yemi fiyatlarının ne kadar düştüğünü kamuoyuna sunmalıdır. Saman kararnamesi için teşekkürlerinde mehdiye dizdikleri GTH Bakanı Sayın Mehdi Eker’e bu sefer şehir meydanında düzenleyecekleri karşılama töreninde ucuzlatılan süt ineğini keserek bir kez daha teşekkür etmeliler!
Endüstriyel yem sektörünün yem girdilerinin ucuzlatılması adı altında bilerek veya bilmeyerek soya lobiciliğini sahi hangi hayvancılık örgütleri yaptı? Yazılarımı takip edenler gayet iyi bilir: ‘’Çiğ süt fiyatı artırılmamalı, yem girdilerinin fiyatı düşürülmeli’’ diyenler deveye hendek atlatmak istiyorlar! Deveye hendeği atlatmak mümkün olmasa da buna kalkışmak endüstriyel tarım ürünlerinde yerli üretimi ve hayvan varlığımızı bitirecek!
***ÇAPAR KANAT; 12 Eylül 2012 - E-posta:caparkanat@gmail.com

9 Haziran 2012 Cumartesi

“Evcil Hayvan Genetik Kaynaklarını Koruma Ulusal Komitesi ve Evcil Hayvan Tescil Komitesi” Toplantıları Yapıldı...

GIDA TARIM VE HAYVANCILIK BAKANLIĞI, TARIMSAL ARAŞTIRMALAR VE POLİTİKALAR GENEL MÜDÜRLÜĞÜ; 
Bünyesinde oluşturulan; Derneğimiz STD’nin de üyesi olduğu ve Genel Sekreterimiz Sayın HAMDİ DAĞ tarafından resmen temsil edildiğimiz: 
“Evcil Hayvan Genetik Kaynaklarını Koruma Ulusal Komitesi" ile "Evcil Hayvan Tescil Komitesi” 
Toplantıları Yapıldı...
Evcil Hayvan Genetik Kaynaklarını Koruma Ulusal Komitesi 2012 yılı olağan birinci toplantısı ve Evcil Hayvan Tescil Komitesi 2012 yılı olağan toplantısı 30.05.2012 tarihinde Müsteşar Yardımcısı Dr. Ferhat ŞELLİ başkanlığında, ilgili kurum ve kuruluş temsilcilerinin katılımıyla Şap Enstitüsü Müdürlüğü Toplantı Salonunda gerçekleştirilmiştir.
Sabah oturumunda;
Hayvan Genetik Kaynakları Ulusal Koordinatörü’nün ulusal ve uluslararası çalışmalar ile ilgili sunumu, Dondurarak Koruma Çalışma Grubu sunumu, Risk Durumu ve İndikatörler Görev Timi sunumu ile Tarım Çevre Önlemleri Görev Timi sunumu yapılmıştır. Bir önceki Komite toplantısında alınan kararlar gözden geçirilmiş, kararlar gündem doğrultusunda yapılan değerlendirmelerin ardından alınmıştır.
Öğleden sonraki oturumda;
Evcil Hayvan Tescil Sorumlusunun ulusal ve uluslararası çalışmalar ile ilgili sunumu, Bal Arısı Ekotipleri ve Tescil İşlemleri Toplantısı çıktılarının değerlendirilmesi, Küçükbaş Tescil Alt Komitesi tarafından hazırlanan listelerinin sunumu yapılmıştır.
Kangal Akkaraman, Hemşin, Tahirova, Türkgeldi ve Menemen Koyun ırkları ile Edremit Kelebek Güvercini ve Alabadem Güvercininin tescili Komite tarafından uygun görülmüştür. Karya Koyununun tescilinin ise bir sonraki toplantıda görüşülmesi uygun görülmüştür.
Tescili talep edilen ancak tescile sunulmayan İskenderun Güvercini ve Muğla Dalıcı Güvercini ile ilgili raporlar Komite’ ye sunulmuş ve tescili uygun görülmemiştir. 04 Haziran 2012
Toplantı Kararları:
Evcil Hayvan Genetik Kaynaklarını Koruma Ulusal Komitesi 2012 Yılı I. Olağan Toplantı Kararları:
* Yerli sığır ırklarından sperma üretimi ve kullanımı için 2012 yılı sonuna kadar hazırlıkların
tamamlanması,
* Kurulması planlan küresel gen bankaları konusunda Bakanlık (Hukuk Müşavirliği ve Dış İlişkiler koordinasyonu) bünyesinde hayvan genetik kaynakları ve bunların kullanımından doğacak yararların uluslararası paylaşım yaklaşımları da dikkate alınarak ülke görüşümüzün oluşturulması, yapılacak çalışmanın Kasım ayında gerçekleşecek olağan Komite toplantısında sunulması,
* Türkiye’nin bölgesel gen bankasına ev sahipliği yapmasının maliyet, prestij ve diğer açılardan değerlendirilerek etki analizi yapılması ve Kasım ayında yapılacak olağan Komite toplantısında sunulması,
* S-19 aşısı için yapılan desteklemenin manda için de verilmesi için ilgili birimlere talimat verilmesi
* Uluslararası hayvan ırk, tip tanımları ve risk değerlendirmeleri için bir alt komitenin kurulması ve aşağıda isimleri yer alan üyelerden oluşması;
Prof. Dr. İnci TOGAN, Prof. Dr. İhsan SOYSAL, Yrd. Doç. Dr. Yasemin ÖNER
* TÜRKHAYGEN-I projesinin tamamlanmasının ardından kurulan gen bankalarındaki materyalin kullanımının Bakanlık uhdesinde olması.
Evcil Hayvan Tescil Komitesi 2012 Yılı Olağan Toplantı Kararları
*03.05.2012 tarihinde gerçekleştirilen  Bal Arısı Ekotipleri ve Tescil İşlemleri Toplantısı çıktıları değerlendirilmiş, gelen görüşler doğrultusunda coğrafik ekotiplerin tanımlanması yönünde girişimlerin başlatılması ayrıca yapılan tanımlara alt tür ifadesinin de eklenmesi,
* Kangal Akkaraman koyunu tescil listesi incelenmiş, toplantı sırasında bilgisayar ortamında yapılan düzenlemelerle tescili,
* Hemşin Koyunu tescil listesi incelenmiş, toplantı sırasında bilgisayar ortamında yapılan düzenlemelerle tescili,
* Tahirova Koyunu tescil listesi incelenmiş, oy çokluğu ile tescili,
* Türkgeldi Koyunu tescil listesi incelenmiş, oy çokluğu ile tescili,
* Menemen Koyunu tescil listesi incelenmiş, oy çokluğu ile tescili,
* Karya Koyunu tescil listesi incelenmiş, başvurunun Bakanlık adına yapılması şeklinde yenilenerek bir sonraki toplantıda görüşülmesi,
* Edremit Kelebek Güvercini tescil listesi incelenmiş, danışman tarafından tekrar incelendikten sonra tescilin Resmi Gazete’de yayımlanması,
* Alabadem Güvercini tescil listesi incelenmiş, danışman tarafından tekrar incelendikten  sonra tescilin Resmi Gazete’de yayımlanması,
* Tescili talep edilen ancak tescile sunulmayan İskenderun Güvercini ve Muğla Dalıcı Güvercini ile ilgili alt komite danışmanının hazırlamış olduğu raporlar incelenmiş tescilin uygun görülmemesi,
* Alt komiteler tarafından hazırlanan tescil listelerinin Komite toplantısından önce üyelere gönderilmesi, gelen görüş ve öneriler doğrultusunda toplantıda sunulması, kararı alınmıştır.

6 Haziran 2012 Çarşamba

dünya ÇEVRE günü!.....

5 HAZİRAN, DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ KUTLU OLSUN!...
STD BAŞKANI: ÖZER TOPSES
“Bir şahsın yaşadıkça memnun ve mutlu olması için lazım gelen şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmasıdır.” 
Gazi Mareşal Mustafa Kemal ATATÜRK
*** 
Değerli arkadaşlar,
Birleşmiş Milletler, 1972 yılında 5 Haziran’ı, “Dünya Çevre Günü” olarak ilan etmiştir. Her yıl çevre sorunlarına dikkat çekmek için bir ana tema belirlenir ve dünyanın dikkatine sunulur. Bu yıl ki ana tema “Yeşil Ekonomi; Sizi de kapsıyor mu?” olarak belirlenmiş. 
Bu soruyu, yani güzel ülkemizde temiz enerji üretimini ve kullanımını, gelin hep birlikte soralım ve olası yanıtlarını araştıralım. Bu güzel yanıtları sıralayacak olursak,
İstanbul, Fındıklı İlköğretim Okulunda 21 Mayıs 2012 tarihinde hayata geçirilen ve öğrencilerin “Güneş Ağacı” adını verdikleri Güneş Enerjisi Paneli, deprem gibi acil durumlarda kesintisiz elektrik enerjisi sağlayacak, küresel karbondioksit salınımı azaltılmasına da katkıda bulunacak. Fındıklı Rotary Kulübü’nün sağladığı maddi destek ile Som Enerji tarafından yapılan güneş enerjisi paneli, okulun tükettiği elektriğin bir kısmını güneşten karşılayacak; böylece enerji tüketiminde tasarruf sağlanmış olacak. Güneş panelinin yıl boyunca üretmiş olduğu yaklaşık 700kws enerji ile her sene dört adet ağacın hayatı kurtarılacakmış. Diğer okullarımızın da dikkatine sunulur.
İş Bankası, çevrenin korunmasına yönelik projelerine 2008 yılı sonunda “81 İlde 81 Orman” projesi ile başladı. Bu proje ile ülke genelinde şimdiye kadar yapılmış en büyük kurumsal ağaçlandırma faaliyetini gerçekleştiren İş Bankası, TEMA Vakfı ile Orman ve Su İşleri Bakanlığı işbirliğiyle çalışmalarını sürdürüyor. 2011 yılı içinde kuruyan fidanların yerine dikilen tamamlama fidanı sayısı 145 bini aşmış durumda. 4 yılda ağaçlandırılan 65 ille toplam 1.200 hektar alana 1,7 milyon fidan dikildi. 2012yılında ağaçlandırma yapılacak illere Bolu ile başlandı. Kalan 15 il ile birlikte projenin dikim aşaması tamamlanacak ve sonrasında bakım çalışmaları devam edecekmiş.
TTNET, doğayı korumak için müşterisi ve çalışanlarıyla işbirliği içinde yol alıyor. Operasyonlarını ‘akıllı bina’dan yöneterek ve karbonmonoksit emisyonunu azaltarak doğanın korunmasına katkıda bulunan kuruluşun binasında doğalgaz, su ve elektrik tasarruflu kullanılırken, kağıt atıklar Şişli Belediyesi ve TEMA Vakfı ile paylaşılıyor. Elektrik alımları Enerjisa’dan yapılırken, yapılan açıklamaya göre, rüzgâr santrallerinde üretilen yenilenebilir enerji kullanımına da özen gösteriliyor. Şirketin çevreci bir diğer uygulaması da e-fatura. Bu talimatı veren TTNET’liler, doğanın korunmasına destek olurken, teşvik amacıyla ilk faturalarında yüzde 10’luk indirim kazanıyor. Yapılan açıklamaya göre, TTNET’in e-fatura uygulamasıyla şu anda elde edilen sonuçlar şöyle: Kağıt atıkların geri dönüşümü sayesinde yıllık 1.572 ton kağıt tüketimi önleniyor. 1.572 ton kağıt tüketimi ise 786 bin kg karbon emisyonu, 290 bin lt yakıt kullanımı ve 2 bin 358 ağaca karşılık geliyormuş.
Fındıklı ilköğretim okulu öğrencilerinin 
"Güneş Ağacı"
Geçtiğimiz günlerde İstanbul’un iki noktasında son derece özel bir organizasyon yapıldı. Şişli ve Kartal’da ‘Yüzde 100 Ekolojik Pazarlarda Ekoloji Kitap Günleri’ ismiyle düzenlenen organizasyonun ilki için 2 Haziran’da Şişli, 3 Haziran’da da Kartal seçildi.Etkinlik çerçevesinde ekolojiyle ilgili konularda yayınlar yapan yayınevleri kitaplarını sergiledi, ayrıca yazarlar okuyucularıyla buluşma ve kitaplarını imzalama fırsatı buldular. Buğday Derneği’nin organize ettiği etkinlik, gelecek yıllarda da tekrarlanarak geleneksel bir kimliğe kavuşturulacakmış.
TURMEPA gönüllüleri, 26 Mayıs Cumartesi günü eşzamanlı olarak birçok ilde kıyı temizliği gerçekleştirdi. ‘Akdeniz’i Temiz Tutalım’ kampanyası çerçevesinde Türkiye dahil tüm Akdeniz ülkelerindeki çevre odaklı sivil toplum örgütlerinin desteğiyle, kıyılarımız eşzamanlı olarak temizlendi. Akdeniz’e kıyısı olan toplam 21 ülkede gerçekleştirilen etkinlikte bu yıl İstanbul, KocaeliFethiye, Göcek, İzmir ve Bursakıyılarına odaklanılmış.
ÇEKÜL, kuruluşunun ilk yıllarında 92 Orman Projesi’ni hayata geçirmişti. Beklenenin üstünde ilgi gören bu projenin devamı olarak 1994 yılında ‘7 Ağaç Ormanları’ girişimi başlatıldı. Çevre ve Orman Bakanlığı işbirliğiyle sürdürülen proje, her bireyin, her yıl tükettiği kadar ağacı doğaya geri kazandırmasına olanak sağlıyor. Bugüne kadar yaklaşık 900.000 doğaseverin desteğiyle dikilen fidanların sayısı 3.5 milyona ulaşmış.
Değerli arkadaşlar,
Yukarıda güzel ülkemizin sağlıklı çevre geleceği ve temiz enerji kullanımı için beğendiğim ve sıralamaya çalıştığım ekolojik yanıtlar, umarım giderek artar. Bu artışın sizlerin, yerel yönetimlerimizin, ilgili STK’ların ve özelliklede tüm yöneticilerimizin katkısı ile daha da hızlanacağına inanıyorum.
Ancak Sayın Necla Unutmaz’ın aşağıda vurguladığı gibi “Yaşayan Gezegen’raporunu, güzel ülkemizin ekolojik konumunu iyi bilmemiz ve ona göre gereken önlemleri en kısa sürede almamız gerekiyor. Bilgilerinize sunmak istedim.
Sevgi ve saygılarımla (05.06.2012)
Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR
TÜRKİYENİN EKOLOJİK BİLANÇOSU NE DİYOR?
“Yaşayan Gezegen” raporu insanın tüketim hızının ulaştığı boyutlarla dünyayı tükettiğini ortaya çıkardı. Böyle giderse yeni bir gezegene daha ihtiyacımız olacak”
Geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir rapor, tüketim hızımızın ulaştığı boyutları ortaya koydu. WWF, yani Doğal Hayatı Koruma Derneği’nin Londra Zooloji Derneği ve Küresel Ayak İzi Ağı işbirliğiyle iki yılda bir yayımladığı ‘Yaşayan Gezegen 2012’ isimli raporunun ortaya koyduğu çarpıcı sonuç, dünya insanlarının mevcut yaşam tarzı ve tüketim alışkanlıklarını devam ettirmesi halinde 1.5 gezegene daha ihtiyaç duyacağı yönündeydi.
Mart ayında Türkiye için ilk kez yayınlanan ‘ekolojik ayak izi’ raporuna göre, Türkiye’nin tüketim düzeyi, dünya genelinde kişi başına düşen doğal kaynak kapasitesinin yüzde 50 üzerinde. İşte, o rapordan ekolojik karnemiz:
Dünyada görüldüğü gibi Türkiye’de de, 1970’lerden beri biyolojik kapasite açığı artıyor.
Türkiye, kişi başına düşen Ekolojik Ayak İzi sıralamasında 150 ülke arasında 68. sırada yer alıyor.
Türkiye’nin de içinde bulunduğu Akdeniz Havzası’nda ekolojik limit aşımı son 50 yılda sekiz kat arttı.
Türkiye’nin ekolojik ayak izi, sahip olduğu yenilenebilir doğal kaynakların iki katı.
Türkiye’nin ekolojik ayak izinin yaklaşık yarısını karbon ayak izi oluşturuyor.

4 Haziran 2012 Pazartesi

DOĞA DOSTLARI DİKKAT!...

HİÇ BOŞ DURMUYORLAR!... 
Çevre yağma yasası komisyondan geçti
ÜLKEMİZ ÇÖL OLMASIN, ANA'LAR AĞLAMASIN
AKP saldırganlığı her alanda sürüyor. Dün meclis komisyonundan geçen 'Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı'na göre, çevre varlıkları üzerindeki her türlü koruma kararı kaldırılabilecek. Doğal varlıkları şirketlerin yağmasına açan tasarı her konuda bütün yetkiyi bakanlıklarda toplanıyor.
Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı’nın 14 maddesi dün TBMM Çevre Komisyonundan geçti. Tasarıya göre daha önceden ilan edilen koruma kararları kaldırılabilecek, koruma alanlarının sınırları değiştirilebilecek ve kısmen veya tamamen farklı bir statüye alınabilecek. Böylece her türlü çevre talanı karşısında kısmen koruma sağlayan 'SİT alanı' uygulaması kaldırılmış oldu.
Her türlü taşınmazın kamulaştırılmasına olanak sağlayan tasarı, biyoçeşitliliğin de ticarileştirilmesinin de önünü açıyor. Tasarı konuyla ilgili yetkilerin tamamını Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Orman ve Su İşleri Bakanlığına devredilmesini öngörüyor.
Doğa varlıklarının şirketlere yağması önündeki engeller kaldırılıyor
Tasarıya göre, daha önce belirlenmiş ve ilan edilmiş koruma alanlarının sınırları bu kanunun hükümlerine göre değiştirilebilecek, kısmen veya tamamen farklı statü kapsamına alınabilecek veya daha önce ilan edilmiş koruma kararları kaldırılabilecek. Tasarıda buna verilen isim "yeniden değerlendirme" adını taşıyor.
Buna göre daha önce belirlenmiş ve ilan edilmiş koruma alanlarında, gerçek veya tüzel kişilerden gelen öneriler üzerine ya da bu kanunun ilgili maddesi kapsamında yürütülen izleme çalışmalarının değerlendirilmesi de dikkate alınarak, alanı yöneten bakanlık tarafından uygun görüldüğünde “yeniden değerlendirme” işlemi başlatılabilecek.
Çevre Mühendisleri Odası tarafından konuyla ilgili hazırlanan yazılı görüşte, tasarıyla ilgili şu ifadelere yer veriliyor:
Bu yasa tasarısı Anadolu’nun her köşesindeki doğal varlıkları şirketin kullanımına sokmak için hazırlanmıştır bir başka deyişle bu yasa şirketlerin dereleri, gölleri, yer altı sularını, ormanları, meraları, yeraltı katmanlarını (madenleri) sınırsızca kullanmalarının önünü açmak için hazırlanmıştır.
Çevre Mühendisleri Odası ayrıca, tasarının aynı zamanda kültürel ve tabiat varlıklarının korunmasını da engellediğini ifade ediyor. Buna göre tasarı, '2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kanununun' Milli park ve 1. derece sit alanlarının kullanıma açılması önünde oluşturduğu engelleri, yaptığı mevzuat düzenlemesi ile önlüyor.
Yeni kurullar göreve başlayana kadar kuralsızlık egemen olacak
Tasarıyla ilgili bir diğer önemli nokta ise, yeni kurullar faaliyete başlayana kadar geçecek olan sürede yaşanacak belirsizlik. Buna göre yasa yürürlüğe girdiği andan itibaren tüm tabiat koruma statülerinin iptal edileceği, yeniden koruma statüsü kararlarını verecek kurulların ise ancak konuyla ilgili yeni yönetmelikler hazırlanınca göreve başlayacağı belirtiliyor. Yönetmeliklerin hazırlanması ve kurulların oluşturulması ve çalışmaya başlamasının ise en az üç yıl sürmesi bekleniyor. Bu durumda, üç yıl boyunca her türlü çevre yağması zaten fiilen serbest olacak.
Boğazlar ve Anadolu yağmaya açılıyor
Tasarıya göre "4533 sayılı Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı" ve "2960 sayılı Boğaziçi Kanunu" kapsamında korunan alanların da yeniden gözden geçirilmesi öngörülüyor. Bunun anlamı, boğazlarda yapılaşma önünde getirilen her türlü sınırın yakında kaldırılacağı ve tarih, kültür ve çevre mirası açısından en büyük değeri taşıyan bu bölgelerin de şirketlerin yağmaya açılması için hazırlık yapılıyor.
Öte yandan tasarı aynı zamanda Anadolu'da koruma altına alınan 1. derece sit alanları üzerindeki korumayı da kaldırıyor. Çevre Mühendisleri Odası bu konuda şu ifadeleri kullanıyor:
"Bu; Milli Park olan Munzur vadisinin, Arılı, Çağlayan, İkizdere Vadileri gibi 1. derece sit alanı ilan edilen vadilerin statülerinin kaldırılması ve yeniden değerlendirilmesi anlamına gelmektedir. Koruma statüleri değiştiril değiştirilmez bunlara benzer tüm korunan alanlarda Su Kullanma Hakkı Sözleşmesi imzalamış ve /veya HES için ruhsat almış tüm şirketlerin faaliyetleri yasallaşacak ve koruma altındaki vadilerde HES inşaatları hız kazanacaktır. "
Kamulaştırma ve özel ordu kurma yetkisi
Tasarıya göre kamu kurum ve kuruluşları tarafından hazırlanan çevre düzeni planlarında, gerekli değişiklikler Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yapılacak. Korunan alan sınırları içinde kalan yerlerdeki gerçek ve tüzel kişilere ait taşınmazlar, gerekli görüldüğünde ilgili mevzuata göre Orman ve Su İşleri Bakanlığı veya Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından kamulaştırılabilecek.
Diğer yandan tasarı ayna zamanda korunması uygun görülen alanların özel güvenlik görevlileri tarafından "korunacağını" belirtiyor. Bir başka koruması kaldırılan devlet arazilerinin veya bölge halkına ait arazilerin şirketlere devredilmesi sonrasında, araziler fiilen özel orduların denetimine girecek. Özellikle HES inşaatları sırasında köylüler ile özel güvenlik görevlilerinin karşı karşıya geldiği olaylarda son dönemde artış yaşanmıştı. Bu yasayla birlikte bu durumun giderek fazlalaşacağı anlaşılıyor.
Eroğlu'nun kastettiği 'koruma' değil, ticarileştirme
Konuyla ilgili bir açıklama yapan Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı ile, koruma alanlarında yapılacak plan ve projelerde ekolojik etki değerlendirme yapma zorunluluğu getirildiğini belirterek, “Bir yerde bir proje yapıyorsanız mutlaka ekolojik etkisi ne olacak, bunların zararlarını bertaraf etmek için ne gibi çalışmalar yapılacak, bunları yapma mecburiyeti getiriyoruz” dedi.
Tasarının geçen yasama döneminde komisyondan geçtiğini ancak Genel Kurul’da görüşülemeden kadük kaldığını ifade eden Eroğlu, bazı revizyonlar yaparak tasarıyı yeniden komisyona getirdiklerini ifade etti. Eroğlu “Özellikle bütün dünyada tabiatın ve biyolojik çeşitliliğin korunması çok büyük bir önem arz etmektedir. Yani bütün dünya ülkeleri artık biyolojik çeşitliliğin ve tabiatın kıymetini anlamıştır. Hatta biyolojik çeşitlilik o kadar büyük zenginliktir ki tıbbi ilaçlar büyük ölçüde bunlardan elde edilmektedir. Çin bu bitkilerden yılda 100 milyar dolarlık ihracat yapmaktadır" ifadelerini kullandı.
Ancak Eroğlu'nun kastettiği şey, biyoçeşitliliğin korunmasından çok kullanılması, bir başka ifadeyle, şirketlerin kullanımına açılması. Böylece yalnızca araziler değil, her türlü bitki örtüsü ve canlılar da yağma kapsamına alınmış durumdu.
Eroğlu ayrıca, korunan alanlarda yaşayan insanların ekonomik olarak zarar görmemeleri için tedbir alınması hükmünün de tasarına düzenlendiğini ve “Bazen bir alan koruma alanı ilan ediliyor. Fakat orada yaşayan insanların ekonomik durumları hiç dikkate alınmıyor. Bunlarla alakalı bir takım ekonomik tedbirler, onların en azından gelirlerinin azalmasını önleyecek bir takım hususları ele alıyoruz” dedi. Eroğlu'nun burada kastettiği insanların bölgedeki yoksul köylüler olmadığı açık. Hükümetin bu konudaki sicili, her durumda bölge halkı ve çevre aleyhine şirketlerden yana bir tavrı olduğunu ortaya koyuyor.
Bütün yetkiler bakanlıklara devrediliyor
Tasarıya göre, bilimsel ve teknik nitelikte kurumlar karar süreçlerinden büyük ölçüde dışlanıyor ve bütün yetkileri bakanlıklara ve onların oluşturacağı kurullara devrediyor. Dolayısıyla Tabiat Sit kararları, Milli Parklar, Tabiat Parkları, Doğal alanların korunması ve bu alanların kullanıma açılması ile ilgili konularda hükümet tek başına karar alabilecek.
Olası "Çevre Katliamına Karşı" UBUNTU yapalım!..
Öte yandan Çevre ve Şehircilik Bakanının da başına korunan alanın devri konusunda yetkilendirildiği belirtiliyor. Sadece bakan onayı ile koruma alanları il özel idareler, belediyeler ve vakıf, dernekler tarafından işletilmek üzere devralınabilecektir.
Taslak yasada koruma alanlarını belirleyecek kurul 20 kişiden oluşmaktadır. Bu yirmi kişinin dağılımı ise şu şekilde: 14 ü kamu kurumlarının temsilcisi; dört kişi çevre ekolojisi ve biyolojik çeşitlilikle ilgili akademik temsilci; iki kişi bakanlık tarafından belirlenecek doğa koruma alanında faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarından temsilci.
Çevre Mühendisleri Odası bu yeni kurul ile ilgili olarak şu yorumda bulundu:
"Yasada belirtilen bakanlığın ve hükümetin kontrolündeki Kurul (Tabiatı Koruma Bilim Heyeti Çevre ve Orman Bakanlığı 28. 10.210 tarihli basın açıklaması) daha önce sit kararı ya da koruma statüsü olan ve yasayla koruma statüleri iptal edilen alanların yeniden korumaya alınmasını sağlamayacak, hükümetin politikasına göre koruma statüleri belirleyecektir.
Yani bu yasa ile hazine arazileri, meralar ve ormanlar kullanıma açılabilmesi için Çevre ve Orman Bakanlığının yetkisine sunulacaktır."

25 Mayıs 2012 Cuma

AÇIKLAMA: AB Programları "Hibe Destekleri"

AÇIK HİBE PROGRAMLARI
IPARD AB Kırsal Kalkınma Hibe Destekleri 6 Etap Çağrısı Yayınlandı
Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu (TKDK) tarafından yürütülmekte olan IPARD Hibe Programı kapsamında 20 ilde tarımsal işletmelere 1.000.000 Euro'ya kadar hibe desteği verilecek. Hibe Programı kapsamında et ve süt sektöründeki üreticiler, et ve süt işleme ve pazarlama faaliyeti gerçekleştiren işletmeler, meyve-sebze işleme, su ürünleri, kıyı balıkçılığı ve kırsal turizm alanında faaliyet gösteren/gösterecek üretici, işletme, kooperatif ve üretici gruplarına hibe desteği verilecektir. Projeler için son başvuru tarihi 9 Temmuz 2012'dir. 
**
İzmir Kalkınma Ajansı tarafından İzmir'de kar amacı gütmeyen kuruluşlara yönelik 2012 Doğrudan Faaliyet Desteği başlamıştır. Program kapsamında İzmir'de önceliklere uygun projelere 85.000 TL'ye kadar destek sağlanacaktır. Projeler için son başvuru tarihi 9 Kasım 2012'dir. 
**
Kredi Garanti Fonu tarafından AYF ile işbirliğinde KOBİ'leri geliştirmek, yeni yatırımları desteklemek, kırsal kesimdeki girişimciliği artırmak, kırsal kesimdeki nüfusu yerinde tutmak ve istihdamı artırmak amacıyla 112.5 Milyon Euro'luk bir kaynak tahsis edilmiştir. 

EĞİTİM VE SEMİNERLER
Hayvancılık Hibe, Kredi ve Teşvikleri Seminerleri (8 Haziran 2012 Cuma, İzmir) (9 Haziran 2012 Cumartesi, İstanbul)
Kipu Kurumsal Kaynak Geliştirme Merkezi tarafından 8 Haziran 2012'de İzmir'de ve 9 Haziran 2012'de İstanbul'da Hayvancılık Hibe, Kredi ve Teşvikleri Semineri düzenlenecektir. Hayvancılık sektöründe faaliyet gösteriyorsanız ya da göstermek istiyorsanız, gerçekleştireceğiniz yatırımınızda hibe ve kredi imkanlarından faydalanmak istiyorsanız, ancak mevcut destekler, hibe ve kredi olanaklarıyla ilgili doğru bilgiye sahip olmadığınızı düşünüyorsanız seminerlerimizi kaçırmayınız.

İNSAN KAYNAKLARI
Kipu Kurumsal Kaynak Geliştirme Merkezi'nin İzmir merkez ofisinde istihdam edilmek üzere Yönetici Asistanı aranmaktadır.

9 Mayıs 2012 Çarşamba

ÇEVRE FELAKETİ YAŞIYORUZ
Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR
“Ne kadar zengin ve gelişmiş olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık karşısında, uşak olmak katından yüksek bir işleme uygun sayılamaz.”
Mustafa Kemal ATATÜRK
*** 
Değerli arkadaşlar,
Güzel ülkemizde ve dünyamızda; küresel sermaye ve AB-D emperyalizminin ekonomik çıkarı yüzünden sağlıklı ve mutlu yaşamımız giderek tehlikeye düşmektedir. Bizden sonraki nesillere de daha riskli ve kirli bir dünya bırakacağız.
Pek çok gelişmiş ülkede, yaşanan çevre felaketlerine karşı hem siyasal hem de sivil toplumsal örgütleri ile gereken tepkilerini çok güzel ortaya koymaktadır. Ne yazık ki güzel ülkemizde siyasi yaşam kısırlaştı ve sadece dinsel siyasete veya etnik kimliğe dayalı hale geldi. Çağdaş demokrasilerde olduğu gibi ülkemizde yaşanan çevre kirliliğine karşı duyarlı bir siyaset ve siyasi güç söz konusu değil.
Hemen hemen her yıl tekrarlanan ve yıllardır devam eden çevre sorunlarımızı dile getirmemiz ve hep birlikte çözümler aramamız gerekir. Yani giderek elden çıkan çevremize ve doğal kaynaklarımıza sahip çıkmalıyız. Örneğin;
Bir doğal gaz deposu bile yapılamadı (09.02.2012-Cumhuriyet). Türkiye elektrik ihtiyacının %45 ini karşıladığı doğalgazı depolamak için bir türlü önlem almadı. Sadece Silivri’de TPAO’nun işlettiği şebekeye günlük 17 milyon m3 gaz basabilen depo tesisi var. Yıllık tüketim 49 milyar ve en az 6-8 milyar m3depolamamız gerekiyor. BOTAŞ’ın Tuz gölündeki depolama alanları ise bir türlü bitmedi. Bu depolar yapılsa, doğal gaz için her yıl İran ve Rusya’dan almadığımız halde ödemek zorunda kaldığımız yaklaşık 1,2 milyar $’lık boşuna ödeme de yapılmayacak.
Siyanürü atan, Üsküdarı geçmiş (03.03.2012-Cumhuriyet). İzmir, Kozak yaylası ve Bergama-Ovacıkta işletilen Altın madenlerindeki havuzların genişletilmesini içeren ÇED raporunun iptali için 3 yıl önce açılan davaya ancak bilirkişi ataması yapıldı. Ancak havuzlar bu süreçte görevini yapmış, doğayı kirletmiş ve işlevlerini 6 ay önce bitirmişler. Yani iş bittikten sonra keşfe gidilmiş!!!
Felaketi fırsata çevirdiler (03.03.2012-Cumhuriyet). Bir deprem bölgesi olan Kütahya’da, Eti Gümüş A.Ş.’nin siyanür barajı çöken gümüş madeninde, üretim kapasitesi artarken yeni siyanür barajları oluşturulmaya çalışılıyor. Sızan Arsenik yüzünden maden yakınındaki Dulkadiroğlu köyünde nerdeyse kimse kalmadı.
Narenciyenin de genine göz diktiler (02.03.2012-Cumhuriyet). 2000 dekarlık birinci sınıf tarım arazisine yerleşke yapılacak. Adana-Çukurova Üniversitesi yerleşkesindeki narenciye gen bahçesinin de bulunduğu 2000 dekarlık alanın Yeni Kurulan Üniversiteye verilmesi söz konusu. Aynı zamanda Adana kentinin akciğeri konumunda olan alan, Akdeniz kırmızı toprağına ve özel bir ekosisteme sahip.
Ölüm Santralı (31.02.2012-Milliyet). Muğla–Yatağan termik santrali yüzünden, 2 yılda 35 kişinin akciğer kanserinden öldüğü ve 60 kişinin da tedavi altında olduğunu Muğla il sağlık müdürlüğü tarafından yapılan araştırma ortaya koydu.Sinop’un, Gerze ilçesi Yaykıl köyünde de ithal kömüre dayalı bir başka termik santral inşa edilecekmiş.
Arıların 4 de biri kayıp (23.02.2012-Milliyet). Tüm dünyayı endişelendiren arı kayıplarıyla ilgili uluslararası araştırmaya göre 2011 de Türkiye’de ortalama arı kaybı %25 oldu. Bu kayıpların nedenleri arasında arı kolonilerini etkileyen nosema cerenae, İsrail akut paraliz virüsü gibi patojenlerin ve pestisitlerin hoyratça kullanımı ve kötü beslenme bulunmakta.
Yönetmelik bekliyor, atıklar zehir saçıyor (28.04.2012-Cumhuriyet). Türkiye’de zehirli kurşun ve fosforla üretilen 40 milyona yakın tüplü TV ve monitör(CRT) bulunmasına karşın, Çevre ve Şehircilik Bakanlığının elektronik eşya atıklarıyla ilgili yönetmeliği 2 yıldır taslak halinde bekliyor.
Çernobilin sabıkalısı Akkuyuda (27.04.2012-Cumhuriyet). Çernobil nükleer santralı patlama faciasının 26. Yıldönümünde Ankara’da Greenpeace üyelerince yapılan eylemde, Çernobil santralını yapan Rosatom şirketinin, Akkuyuda yapılacak nükleer santralı da kurmaya kalkışması protesto edildi.
2B için ortak feryat (29.04.2012-Cumhuriyet). 18 Nisanda geçen yasa ile 2B arazileri satışa çıktı. 410 bin hektarlık Orman alanları ile birlikte tarım alanlarımızın da satılması kaygısını taşıyoruz. Keşke elden çıkan Orman alanlarımızın satılması yerine yeniden ağaçlandırılması yapılsaydı. Yabancılara mülk satışlarında mütekabiliyet (karşılıklılık) koşulunun kaldırılmasını da kabul edemiyorum.
Bir HES cehennemi yaratılıyor (02.05.2012-Cumhuriyet). Ordu-Çambaşa yaylası 1991 yılında turizm merkezi ilan edilmişti. Şimdi ise Orduda 80 e ulaşan HES inşaatları yüzünden yüzlerce ağaç kesildi ve yeşil örtü tamamen yok edildi. Neredeyse tüm derelerin 49 yıllığına özel sektöre kiralandığı belirtiliyor.
Balık soykırımı yaşanıyor (01.05.2012-Cumhuriyet). TURMEPA genel başkanı Sn. Rahmi Koç, Marmarada 42 yıl önce 127 tür vardı, şimdi ise 4-6 tür kaldığını belirterek, Karadeniz’de ise 52 türün de 26’ya düştüğünü açıkladı.
Değerli arkadaşlar,
Umarım, yukarıda sıralamaya çalıştığım çevre felaketlerine karşı sizlerin, STK’ların, tüm yöneticilerimizin ve danışmanlarının dikkatini çekebilirim, gereken önlemleri de zamanında ve hep birlikte alırız.
Özellikle çevre kirliliği için alınması gereken önlemler ne kadar gecikirse, olası çözümlerinde o kadar zorlaştığı sonucunu, bilgilerinize sunmak isterim. Aksi halde dünyamızı ve onun en güzel ülkesinin doğal yaşam olanaklarını göz göre göre kaybedeceğiz.
Sevgi ve saygılarımla (09.05.2012)
Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR
NOT:
1- Maden Tetkik Arama (MTA) Genel Müdürlüğü tarafından yapılan arama sonuçlarından sonra, 25 Jeotermal alan ihaleye açıldı (28.02.2012-Cumhuriyet).Umarım güzel ülkemizin öz ve temiz enerji kaynaklarından sayılan bu alanlardan en kısa sürede ve en iyi şekilde, ulusal çıkarlarımız doğrultusunda yararlanırız.
2- Yöneticilerimizin Çin seferinden sonra Ağaoğlu grubu ve Lide Enerji, Sinovel Grubu ile 600 + 600 MW kapasiteli rüzgar santralleri, Akfel grubu da China Sun Energy ile de 350 Milyon $’lık Güneş Paneli üretimi anlaşmaları yapmışlar. Bu anlaşmalarla temiz enerji üretimlerinin en kısa zamanda gerçekleşmesini dilerim.

5 Mayıs 2012 Cumartesi

Türk Bahçesi ve Çevre Bilinci.,,

TARİHSEL SÜREÇTE "TÜRK BAHÇESİ" ÇEVRE BİLİNCİ ve KÜLTÜREL ETKİLEŞİM
Tarihsel süreç içinde tüm güzel sanatlar ve mimari eserlerin oluşumunu etkileyen kültür, Türk bahçe sanatının da önemli bir belirleyicisi olmuştur. Toplumsal olaylardan felsefi ve dini yaklaşımlara kadar çeşitli akımlardan etkilenen bahçe olgusu ve bitki kullanımı, somut bir kültürel bileşendir. Türk bahçesi, binlerce yıl içinde çeşitli kültürlerin ve coğrafyanın etkilemesi sonucu oluşmuş bir yapıdır. “Gezginliğinin sonucu olarak, Türklerin doğa kavramı bahçe sınırları içinde kalmamış; ovalar, ırmaklar ve dağlar ölçeğinde düşünülmüştür. Göçebe gelenekleri olan ve geçimini kurak yerlerden sağlamış bir milletin toprağı hem sürekli, hem de salt zevk için düzenleme kavramını ancak devletin yerleştiğine ve koruyucu kudretine mutlak inancının yer edişinden sonra benimsemiş olması çok doğaldır. Orta Asya’daki Türk kültürünün önemli izlerinden biri olarak, Semerkand’ı saran park ve bahçelerin varlığı bilinmektedir. Genellikle Orta Asya’nın ortak bir bahçecilik kavramı geliştirdiği düşünülürse; en eski Türk bahçelerinin özelliklerini İran, Çin ve Hint bahçelerinde aramak olasıdır. Ayrıca Hindistan’da Türk İmparatorlarınca yaptırılmış ve hala genel özelliklerini kaybetmemiş bahçeler vardır” (Aslanoğlu Evyapan 1972: 9-11).
Eski Türk inancına göre; gök, dağ, taş ve ağaç yaratanın tecellisidir ve dolayısıyla kutsaldır. Bu inanış, kültürel devamlılığın bir sonucu olarak Türk bahçe sanatına her dönemde yansımış ve bahçenin biçimlenmesinde önemli bir faktör olmuştur.
Türklerin göçebelik döneminde doğa ile olan ilişkileri, yaylaklar ve kışlaklar arasındaki gidiş gelişler ile kurulmuş ve Türklerin bağı-bahçesi yaylaklar olmuştur. Anadolu’ya yerleşerek sürekli devletler kurduklarında göçebelik kavramından giderek uzaklaşan Türklerin yayla serüveni, kültürel bir birikimin devamı olarak günümüzde de sürmektedir. Onuncu yüzyılda Türklerin bir kolunun İslam dinini kabul etmesiyle doğa ve bahçe anlayışı yeni bir boyut kazanmıştır. Örneğin; doğu felsefesinde yer alan ve daha sonra dinsel inanç düzeyine yükselen “Cennet Bahçesi” düşüncesi bu ilişkiler içinde belki de en anlamlı ve somut olanıdır. Nitekim İslam dini Kur’an’da “Cennet Bahçeleri”ni tanımlamakta ve bu konuda özendirici uyarılarda bulunmaktadır. Kuşkusuz bu mesajların dünyada cenneti andıran bahçeler oluşturulmasına katkısı büyüktür.
Türkler İslamiyet’in kabulünden sonraki dönemlerde de eski inançlarını ve bu inançlara bağlı olarak gelişen uygulamalarını silip atmamışlar, bu inanç ve pratiklerin bir kısmını kabul ettikleri yeni dinin içinde devam ettirmişlerdir.
Orta Asya’daki eski Türk topluluklarının inanç sistemlerini oluşturan “Tabiat Kültü” ve “Gök Tanrı Kültü” etkisini günümüze kadar sürdüren inanç ve pratikler arasında sayılabilir (Ergun 2004: 10-16). Tabiat Kültü, doğada görülen her şeye; ağaç, ırmak, dağ tepe gibi ruh ve canlılık atfedilmesi inancıdır.
Gök Tanrı Kültü ise; çok tanrılı doğacılıktan zamanla tektanrıcılığa yönelmeyi belirtmektedir. Dolayısıyla Türk inancının belirgin karakteri, kendine özgü bir tür doğacılıktır (Kabaoğlu 2008: 1). Bu inanç ve pratikler, Türk bahçelerinin ve bahçede kullanılan elemanların biçimlenmesinde de rol oynamıştır.
Batı kültürünün etkisinden önce Türk bahçesi, düzenin yalınlığı, yaşam mekânı olması ve işlevselliği ile tanımlanır. Bu dönemde, yapı ile bahçe arasında simetriyi yaratan belirgin bir aks yoktur. Bahçede; dış mekânda oturma ve yemek yeme alanları ana yapılar ile bütünlüğü sağlar, eğimli alanlarda arazi formu ile bahçe arasındaki ilişki teras bahçeleri ile yaratılır ve terasların her biri farklı işlevlerde değerlendirilirdi. Bu nedenle; Türk bahçesinin en önemli karakteristiklerinden biri, bahçede yer alan plan elemanlarının simetriye dayalı tasarımı ortaya koymasıdır. Doğaya olan saygı, doğal form ve düzenden hoşlanma duygusunu bahçe tasarımında izlemek mümkündür (Öztürk 2008: 1).
Öte yandan; Anadolu’nun kendine özgü iklimi, coğrafi özellikleri, toprak verimliliği ve farklı birçok bitkinin yetişmesine olanak tanıması Türk bahçesi karakteristiğinin oluşumuna önemli katkılar sağlamıştır (Kuş Şahin vd. 2009: 172).
İslam dininin Orta Asya’da yayılışından hemen sonra büyük düşünür ve Türk bilgini Ahmet Yesevi’nin Türkistan’daki ocağında yetişenlerin ve onların yetiştirdiği erenlerin, temeli hoşgörüye dayalı felsefi yayılışları, Anadolu kültürü ile buluşmuş ve günümüze kadar örnekleri ulaşan mimari ve dış mekân kültür örneklerini ortaya çıkarmıştır. Bu kültürün en önemli örneklerinden biri de Hacı Bektaşi Veli Külliyesi ve bahçesidir. Sadelik, formal yapı, dörtlü sistem, bitki ve hayvan figürleri, geometrik formların ve kesişmelerinin ortaya çıkardığı süsleme ve bezeme ögeleri ile külliye, o dönemin dini yapı bahçesinin özgün bir örneğidir.
Başta İtalya olmak üzere çoğu Avrupa ülkesinde görülen Rönesans bahçelerinin kökeni ise sanıldığı gibi klasik Yunan ve Roma değil, İspanya ve Asya’nın İslam bahçeleridir. Kültürlerarası etkileşimin ve kültürel birikimin sonucu olan Rönesans bahçeleri; orta çağdan gelişmiş, ortaçağ ise, bizzat doğu ve özellikle Türk- İslam bahçesi örneklerinden ilham almıştır. Avluları, su çanakları, havuzları, fıskiyeleri, tüm mimari elemanları, bezeme unsurları, bitkileri ve formal tasarımı ile tanınan tarihi Rönesans bahçelerinin bu özellikleri Orta Asya’da doğmuş ve İslamiyet’in etkisiyle yeşermiş olan Türk bahçe sanatının uzantılarıdır.
Selçuklu ve Osmanlı döneminde Türk bahçesinin ana nitelikleri en yalınından en varlıklısına kadar her bahçede görülmüştür. Selçukluların Anadolu’da bir güç olmasından sonra ise Selçuklu sultanları geniş bahçe ve avlulara sahip saraylar yaptırmışlardır (Erdoğan 1997: 26). Bu bahçe ve avlular; suyu bol bir yerde kurulmuş, meyve ağaçlarının ve çiçeklerin yoğun olduğu, çeşmelerin bulunduğu cennete benzetilerek tasarlanmışlardır. 14.yy sonunda Anadolu’da bir imparatorluk haline gelen Osmanlılar, büyük ölçekli bahçeler, mesire yerleri, çayır alanları, halka açık doğal parklar ve daha içe dönük konak ve konut bahçeleri oluşturmuşlardır (Erdoğan 1997: 27). Osmanlı İmparatorluğu’nda özellikle Kanuni Sultan Süleyman dönemi bahçe ve çiçek kültürü açısından çok parlak bir dönem olmuştur. Bu kültür, Avrupa’yı da etkisi altına almış ve Türklerin bahçeye ve çiçeğe çok değer verdiği, ayrıca Türkler arasında bir çiçek dilinin bulunduğunu ve her çiçeğin bir anlam ifade ettiği birçok Avrupalı gözlemci ve sanatçı tarafından sıklıkla dile getirilmiştir (Atasoy 2003: 63-65). Bu bahçeler tarihsel, dönemsel ve kültürel birikimin bir sonucu olarak benzerlik ve ortak özellikler göstermektedirler.
Cumhuriyet Türkiyesi’nde ise; yapılan tüm köklü reformlara paralel olarak kentlerin imarına önem verilmiş ve kentlerde yeni sosyal yapı çerçevesinde parklar, bahçeler ve kent meydanları gibi mekânlar oluşturulmuştur. Ancak; Cumhuriyetin ilk yıllarında kültürel mirasın korunmasına, sürekliliğine ve bunun yansıması olan mekânsal kullanımlara gösterilen özen zamanla yerini kültür erozyonuna bırakmış ve kentlerin yaşadığı hızlı sosyolojik değişimler, kültürel birikimleri hiçe sayan kimliksiz mekânların ve bahçelerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Türk Bahçelerinin Genel Özellikleri
Türk bahçeleri; Türk kültürünün binlerce yıllık birikimi, kültürel, coğrafi, felsefi, dini etkileşimlerin ve inançların bir ürünüdür.
Türk bahçe sanatında genel bir değerlendirme ile işlevsel ve mimari bakımdan birbirlerinden tamamen farklı iki bahçe tipinden söz etmek mümkündür.
Birinci tip; dış bahçe ve doğa ile bütünleşen büyük ölçekli bahçeler, mesire yerleri ve benzeri alanlar, ikinci tip ise; iç bahçe ve mimari ile bütünleşen içe dönük ev, konak ve saray bahçeleridir.
Bu kapsamda Türk bahçelerinin genel özellikleri aşağıdaki gibi özetlenebilir:
• Doğa ile uyumlu bahçeler, doğaya saygı ve en az müdahale bahçeyi biçimlendiren temel anlayıştır. Tasarımda sadelik ön plandadır.
• Türk kültüründe maneviyat ve ögeye anlam yükleme, Türk bahçesinin ayırıcı bir özelliğidir.
• Göçebe yaşantısının bir kalıntısı olarak dış mekânda yaşamaya büyük önem verilmiştir. Bu nedenle en küçük konuttan saraylara kadar yapılan yer seçiminde öncelikle arazinin genel konumuna, eğimine ve manzarasına dikkat edilmiştir (Aslanoğlu Evyapan 1972: 9-11).
• Aksa dayalı planlara genellikle iç bahçelerde rastlanır. Diğer bahçelerde kesin bir aks yoktur ve doğaya yakın düzenleme esastır.
• Var olan akslar çok sayıda ve yumuşatılmıştır (Aslanoğlu Evyapan 1974: 44-47).
• Setler ve sofalar arazi düzenleme zorunluluğundan doğmuş biçimlerdir. Bu zorunluluğun olmadığı alanlarda arazi doğal biçimi ile korunmuştur.
• İç bahçelerin ev ile yakınlıkları en fazla dikkat çeken özelliklerindendir. Bu özellik ev ile bahçenin bir bütün olarak kabul edildiği ve bahçenin sanki açık havada zaman geçirmeye ayrılmış bir ev bölümü sayıldığını göstermektedir.
• Türk bahçelerinde yer alan ve taşlık diye adlandırılan yarı açık mekân ile bahçe ve bina arasındaki ideal bağlantının sağlanması amaçlanmıştır
(Eldem 1976: 291).
• Türk bahçelerinde bahçe zemini ya doğal kaplamasıyla ya da toprak olarak bırakılmıştır. Konuta yakın bölüm ile havuz, çeşme başı gibi belirgin alanlar taş, mozaik ve benzeri malzeme ile kaplanmıştır (Aslanoğlu Evyapan 1972: 44-47).
• Bitkilere müdahale edilmemiş ve doğal formları korunmuştur. Budama sanatı ancak 18. yy sonlarına doğru ve yalnız şimşir ve mazı gibi bitkilerde uygulanmıştır.
• Türk kültüründe ağaç, tek başına bile kutsallık ve kişilik sahibidir. Türklerde ağacın kutsal ve doğanın simgesi olduğu inancı ile ağaç, bahçenin önemli bir unsuru olmuştur.
• Türk bahçelerinde işlevsellik önemlidir. Bahçede kullanılan ağaçlar; gölge, koku, renk özelliklerine göre seçilmiş, bahçe sınırında daha yoğun ağaç kullanılırken, iç kesimlerde gölge ve görsel amaçlı bitki kullanımına özen gösterilmiştir (Erdoğan 2009: 823-835). Çınar, dişbudak, ıhlamur, karaağaç, çitlembik, meşe, defne, erguvan ve ahlat en fazla kullanılan ağaç türleridir. Diğer ağaç türlerinin yanı sıra bahçelerde meyve ağaçlarına, üzüm bağları ve sebze bahçelerine de yer verilmiştir (Erdoğan 1997: 97).
• Türk bahçe düzenlemesinde çiçekler özel bir yere sahiptir. Kokulu ve göze hoş görünen çiçeklerde renk ve tür karmaşıklığı görülmez (Aslanoğlu Evyapan 1972: 44-47).
• Su, bahçenin hiçbir zaman eksik olmayan bir elemanıdır. Deniz, dere, havuz ve hatta en basit şekli ile çeşme olarak su, bahçe içinde mutlaka yer almıştır. Akar ya da hareketli su durgun suya tercih edilmiştir.
Yukarıda özetle ve genel hatlarıyla verilmeye çalışılan Türk bahçesinin genel karakteristiğinin, farklı kültürel etkileşimlerin bir sentezi olduğu ve ayrıca, yapıldığı dönemin ayırıcı kültürel özelliklerini de yansıttığı göz ardı edilmemelidir.
(…)
İlkden Tazebay-Nevin Akpınar
Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Peyzaj Mimarlığı Bölümü /ANKARA
Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Peyzaj Mimarlığı Bölümü /ANKARA
Sayın Tazebay ve sayın Akpınar’a ait bu çalışmanın tamamını okuyabilmek için (pdf): 396.pdf