15 Nisan 2014 Salı

TURKCHEM; "Organik Tarımın Tarihçesi, Gelişimi ve Sürdürülebilir Tarım", Hamdi Dağ,

Organik Tarımın Tarihçesi, Gelişimi ve Sürdürülebilir Tarım
İNCELEME
TARIM
ORGANİK
MAKALE
Hamdi Dağ 
STD (Sürdürülebilir, Ekolojik Tarım ve Çevre Derneği) Genel Başkanı 
Dünyada Organik Tarım Hareketinin Başlaması, Doğuşu ve Gelişmesi
Dünyada 1960’lı yıllara kadar çevre koruyucu, çevre iyileştirici bir sektör olarak tanımlanan tarım sektörünün bu özelliği, 1970’li yıllardan itibaren sorgulanmaya, tartışılmaya başlanmış ve tarım sektörünün toprak işleme tekniklerinden başlayarak, sektörde kullanılan girdiler, bu girdilerin üretim ve kullanım süreçleri, kullanıldığı ürünler üzerindeki etkileri ile tarımsal ürünleri tüketenlerin üzerinde ve çevre üzerindeki olumsuz etkileri sorgulanmaya başlanmış, araştırmaların yönünün kirlenme, çevre kirliliği, kalıcılık konularına çevrilmesi ile ortaya çıkan sonuçlar; tarım sektörünün çevre kirliliği üzerindeki etkisinin sanıldığından daha fazla olduğunu ortaya koymuştur.
Dünyada tarımın çevre üzerindeki olumsuz etkilerinin ilk kez belirlenmesinin tarihi Orta Çağ’a kadar gitmektedir. İngiliz tarımcı Henleyli Walter 13. yüzyılda çift sürmede at kullanımının giderek yaygınlaşmasının orman alanlarının azalması sonucunu yarattığını belirterek, tarımda işgücü olarak at kullanımına karşı çıkmıştır. Dönemin diğer bir tarımcısı Robert Grossetes’in yazdığı kitaplarda ve yazarı belli olmayan Husbandry adlı kitapta tarım topraklarının nadasa bırakılması, organik gübre ile gübrelenmesi ve tohumluğun mutlaka her yıl değiştirilmesi ile münavebenin tarımsal verim düşüklüğünün önleyebildiği betimlenirken uygun olmayan tarımın toprakları verimsizleştirdiği belirtilmiştir.
Dünyada İzlenen Politikalar
Gelişmiş ülkeler sürdürülebilir tarım konusu ile 1900’lü yılların başında ilgilenmeye başlamış, gelişmekte olan Uluslararası Sürdürülebilir Tarım Birliği ve Uluslararası Organik Ürün Hareketleri Organizasyonu hareketleri Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının araya girmesi üzerine sekteye uğramıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle hareket tekrar başlamıştır.
Günümüzde merkezi ABD’de olan’’Sürdürülebilir Tarım Birliği (SAA)’’ ve merkezi Almanya’da olan ‘’Uluslararası Organik Ürün Hareketleri İzleme Organizasyonu (IFOAM)’’ tarımsal üretimde sürdürülebilir tarım, temiz üretim ve temiz ürün çalışmalarını sivil toplum örgütleri olarak yapmaktadır.
Türkiye’de 1996 yılında bu konuda çalışmak üzere uluslararası statüde kurulan STD ‘’Sürdürülebilir Tarım Çiftçi Yardımlaşma Derneğimizin’’ bugünkü adı STD Sürdürülebilir Ekolojik Tarım ve Çevre Derneği olarak yoluna devam etmektedir. Kurulduğu 1996 yılından bugüne dek üyelerine, ülkemiz çiftçilerine, üreticilerine, tüketicilerine gelişen teknikleri, bilgileri ve disiplinleri projeler, eğitim, tanıtım ve yayım çalışmaları ile gönüllü olarak sunmaktadır.
Türkiye’de İzlenen Politikalar
Türkiye, özellikle 1960’tan itibaren hızla gelişmekte, sanayileşmekte ve kentleşmektedir. Bu süreç önümüzdeki dönemlerde de hızlanarak devam edecektir. 1992 yılı Haziran ayında Brezilya’nın Rio de Jeneiro kentinde B.M. (Birleşmiş Milletler) Çevre ve Gelişme Konferansı yapılmıştır. Konferans sonunda bir eylem planı (Gündem 21) deklare edilmiştir.
Devlet Planlama Müsteşarlığı Gündem 21’in getirdiği yükümlülüklerden biri olan "Türkiye Gündem 21 Ulusal Çevre Eylem Planı’’ çalışmalarına başlamış ve 1996 yılında çalışma tamamlanarak yayınlanmıştır. Bu çalışmanın akabinde Çevre Bakanlığı’nca ‘’Türkiye Ulusal Gündem 21 Hazırlanması ve Uygulanması Projesi’’ hazırlanmıştır.
Bütün bu çalışmalara paralel olarak Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Türkiye’de üretilen ve A.B. ülkelerine pazarlanması planlanan tarım ürünlerinin sertifikalandırılması için ‘’Organik Yöntemle Üretilmiş Ürün Yönetmeliği”ni Aralık 1994’te Resmi Gazete’de yayınlamış ve İzmir’de ‘’Ekolojik Tarım Organizasyonu (ETO)’’ kurularak Organik Ürün Sertifikalama hizmetleri Türk ve yabancı ülke firmalarınca verilmeye başlanmıştır.
Türk Standartlar Enstitüsü 19981999 yılı iş programına "Ekolojik Yöntemlerle Üretilmiş Tarım Ürünleri Standardı Hazırlanması’’ faaliyetini koymuş ve bunun için Ekolojik Tarım Ürünleri Hazırlık Standartları Daimi Komitesi’ni kurmuştur. TSE "Ekolojik Yöntemle Üretilmiş Bitkisel Ürünler Standardı”nı yayınlamıştır.
Organik Tarım Organizasyonları, Prensipleri ve Çalışmaları
Başlangıçta tarım topraklarının korunması için başlatılan organik yetiştiricilik, sonradan tüketicilerin sağlıklı beslenmelerine ve devamında da organik ürün yetiştiricilerinin hak ve menfaatlerinin korunmasına yönelmiştir. Bu nedenle kapsam genişletilmiş ve her yıl ilave edilen yeni kurallarla karmaşık ve içinden çıkılmaz hale gelmiştir. Bu konudaki en büyük otorite olan IFOAM her yıl yeni ilavelerle yönetmeliğini zenginleştirmektedir.
Ancak bütün bu karmaşanın içinde temel olarak belirlenen kurallar şunlardır;
Toprak canlılarının hayatiyeti devam ettirilecek (toprak işleme), Bitkinin topraktan aldığı maddeler dengeli olarak toprağa verilecek (bitki besleme), Bitki besleme amacıyla toprağa verilen maddelerin, üretim ve tüketim süreçlerinde bitki, hayvan ve insan sağlığı üzerinde olumsuz etkisi olmayacak, Kullanılma mecburiyeti olan tarımsal savaş preparatları doğal preparatlar olacak ve kullanıldığı zararlı dışındaki canlılar üzerinde zararlı olmayacak, Organik tarım işletmesinin sahibi ve çalışanlarının hakları ve kazançları, asgari düzeyde insan hakları ve yaşam standardından aşağı düzeyde olmayacak, Organik olarak üretilen ürünlerin, sertifika ve etiketi olacak.
Bu koşulların en dikkat çekeni "e” maddesidir. Organik işletme çalışanı temel hak ve özgürlüklerden yararlanma konusunda koruma altına alınmaktadır.
Dünyada Sürdürülebilir Tarım Hareketinin Başlaması, Doğuşu ve Gelişmesi
Sürdürülebilir Tarım kavramı, Organik Tarım kavramından yaklaşık 60 yıl sonra ortaya çıkmıştır. Çıkış nedeni; organik tarımın katı kurallarından biraz kaçınmak ve üreticilerin bazı kimyasalları kullanmalarına olanak vermek üzere, tarımsal üretimi toprağın verimliliğini artırarak devam ettirebilmektir.
Bu amaçla merkezi Amerika Birleşik Devletlerinde bulunan Dünya Sürdürülebilir Tarım Birliği, toprak işlemeden başlayarak, doğal toprak ıslah maddeleri, kültürel bitkilerinin birlikte ekimi, münavebe, doğal maddelerle bitki besleme ve doğal preparatlarla tarımsal savaşım mecbur kaldıkça da kontrollü kimyasal maddelerle besleme ve savaşım tekniklerini geliştirmişlerdir. Sadece nihai tüketim ürünü için değil, üretimin her aşamasında kalite ve kontrol sistemi ile sanayi üretimindeki ‘’Toplam Kalite Kontrol Standardı’’nın uygulamasına çalışılmaktadır.
Başlangıcı 1950 yılı olan sürdürülebilir tarım hareketi, özellikle Amerika kıtası ve okyanus ülkelerinde yaygınlaşmış ve gelişmiştir. Bugün 100’den fazla ülkede birliğe bağlı araştırma enstitüleri ve üye üreticiler, sürdürülebilir tarım teknikleri, birbirleri ile uyumlu bitki yetiştiriciliği, toprak işleme teknikleri ve doğal ilaçlar konusunda bilgilerini, açılmış olan bir internet sayfasında, paylaşmaktadırlar.
Her sene değişik ülkelerde toplanan sürdürülebilir tarım uzman ve yetiştiricileri bu toplantılarda teknik ve ilaç bilgilerini paylaşarak yeni uygulama tekniklerini geliştirmektedir. Aylık ve yıllık olarak çıkardıkları bültenlerle de bu bilgilerin yayımını yapmaktadırlar.
Sürdürülebilir Tarım Organizasyonları, Prensipleri ve Çalışmaları
Dünyada sürdürülebilir tarım hareketi, tıpkı organik tarım hareketinde olduğu gibi sivil toplum kuruluşları tarafından teknikler bu örgütlerce belirlenmekte ve üye sivil toplum kuruluşlarına bildirilmektedir. Bu kurallar organik tarım ku­rallarında olduğu gibi katı ve zorunlu değildir. Seçim ta­mamen üreticinin tercihine bırakılmaktadır. Bunun sonucu olarak sürdürülebilir ve iyi tarım teknikleri ile yetiştirilmiş gıdalarda herhangi bir sertifikasyon veya etiketleme mec­buriyeti getirilmiştir. Bu tür bir etiketlenmenin mecburi ol­ması nedeniyle de, sertifikasyon ve denetim firmaları oluş­turulmuştur.
Sürdürülebilir tarım prensiplerine baktığımızda da bunun sebebini açıkça görmekteyiz. Sürdürülebilir tarım prensip­leri;
a. Doğal kaynaklar korunacak ve geliştirilecek,
b. Kullanılan girdiler doğaya ve tüketiciye zarar vermeye­cek, yenilenebilir kaynaklar kullanılacak,
c. Sürdürülebilir tarım işletmesi, kendi girdilerini kendi iş­letmesi içinde, münavebeye uygun olarak üretecek,
d. Hayvancılık ve bitkisel üretim birbirlerine girdi temin edebilecek dengede olacak, hayvancılık atıkları, bitkisel üretimde girdi, bitkisel üretim atıkları hayvancılığın girdi­si olacak,
e. İşletme dışa bağımlı olmadan ve doğal kaynaklarını azaltmadan üretimini, ekonomik boyutta sürdürebilecek,
f. Gerektiğinde işletme, kontrollü olarak kimyasal girdi kul­lanabilecektir.
Bu prensiplerin temeli tarımsal üretimin; doğal kaynakla­rı olan Toprak, Su ve Bio çeşitliliğin korunarak, işletmenin ekonomik olarak sürdürülebilirliğinin sağlanmasıdır.
İlgili İçerik

30 Aralık 2013 Pazartesi

Gıdalar küflenmeden nasıl korunabilir

Gıdalar küflenmeden nasıl korunabilir
Uzmanlar, küflenmiş gıdaların tüketilmesinin doğru olmadığı uyarısında bulunuyor.
Evlerde genellikle küflenen gıda ürünlerinin küflü kısımlarını atar, kalan kısımlarını tüketiriz. Hâlbuki uzmanlar, küfün tüm ürüne yayıldığını ve bunun zamanla vücudun bağışıklık sistemini çökerttiğini, iç organlarda ve karaciğerde tahribata yol açtığını söyledi. Çünkü küfün vücut üzerindeki zararı yavaş ama öldürücü oluyor.
Gıda hazırlamada hijyene dikkat edilmeli
Gıdalar hazırlanırken hijyene dikkat edilmemesi, yeterince pişirilmemesi gibi yapılan dikkatsizlikler sonucu besinler vücuda yarardan çok zarar verebiliyor. Küflenen yiyeceğin ziyan olmasın diye atılmayıp sağlam kısmının kullanılmaya devam edilmesinin karaciğer hastalıklarına yol açabileceğine dikkat çekiliyor.
Ev hanımları genellikle salça, ekmek gibi gıdaların küflü kısmını atarak kalan tarafını kullanmayı tercih ediyor. Küfü, ekmek üzerindeki yeşil noktalarla ya da meyvedeki kadife görünümlü beneklerle sınırlı sanabiliriz; ancak küf gıdanın en alt kısmından başlayarak yüzeye doğru gelişir.
Hububat ürünlerindeki küfler bağışıklık sistemini çökertiyor
Buğday ve ürünleri başta olmak üzere tüm hububat ürünleri, pirinç, fındık, fıstık gibi besinlerde küflenmeyi başlatan mantarlar "aflatoksin" denilen zehri oluşturur. Etkisini hemen göstermeyen aflatoksin, zamanla vücudun bağışıklık sistemini çökerterek, iç organlar ve özellikle de karaciğerde tahribata yol açıyor.
Selçuk Üniversitesi Veteriner Fakültesi Farmakoloji ve Toksikoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Halis Oğuz, küflü buğday, mısır, pirinç ve nohut gibi ürünlerde eğer daha önce küflenerek aflatoksin zehri oluşmuşsa havalandırılsa ve güneşte bekletilse dahi bunun geçmeyeceğini ve besinden arınamayacağını söyledi.
Küflü gıdalar kesinlikle tüketilmemeli
Küflü gıdaların kesinlikle tüketilmemesi gerektiğini belirten Oğuz, "Küflü bir gıda havalandırılsa ve güneşte bekletilse sadece dış yüzeyindeki ipliksi görünüm yok olur. Ancak içinde oluşan zehir etkisi hâlâ devam eder. Genellikle ev hanımları ziyan olmasın diyerek küflü gıdanın sağlam kısımlarını kullanır. Küflü gıdaların vücut üzerindeki zararı yavaş yavaş, fakat öldürücü olur. İleriki zamanlarda karaciğer büyümesi, siroz, böbrek yetmezliği ve kanserlere neden oluyor. Ayrıca küflü gıdaları ve bunların sağlam kısımlarını yiyen kişiler, bağışıklık sistemi baskılanacağı için enfeksiyonlara daha çabuk yakalanıyor." dedi.
Prof. Oğuz, hamilelerde aflatoksinin özellikle gebeliğin ilk üç ayında bebekte sakatlıklara neden olabilecek ölçüde etkiler doğurabileceğini vurguladı.
Küflü yemle beslenen hayvanların ürünleri de tehlikeli
Küf nedeniyle toksinlerin oluştuğu yemleri yiyen hayvanların özellikle sütü, yumurtası ve eti de insanlara ciddi zararlar veriyor. Oğuz "Hayvanların beslenmesinde özellikle son 10-15 yıldır bu konuda ciddi bir bilinçlenme var ve bu da sevindirici bir durum. Ancak bazen halkımız küflü ekmekleri ve lokanta artıklarını hayvanlarına yem olarak veriyor. Küfün zehri hayvana ve özellikle de sütlerine geçiyor. Bu ürünler sakat doğumlara yol açabiliyor." şeklinde konuştu.
Küfün gözle görülmeyen uzantıları olduğunu ifade eden Diyet ve Beslenme Uzmanı Nilgün Aydın, küflü bir gıdanın tamamen atılması gerektiğinin altını çizdi. Gıda Mühendisi Selçuk Biçer ise küfü kontrol altına almada temizliğin çok önemli olduğunu dile getirdi.
İşte gıdaların küflenmeden korunma yolları
- Küf bulaşmış gıdadan buzdolabına, bulaşık bezlerine veya diğer temizlik materyaline geçebilir. Buzdolabını ayda bir, 1 çorba kaşığı yemek sodası (sodyum bikarbonat) eklenmiş 1 litre su ile temizleyin. Temiz su ile durulayın. Lastik yüzeyler üzerinde görülen küflerde, 1 litre suya 3 çay kaşığı çamaşır suyu ekleyip küflere uygulayıp fırçalayın.
- Bulaşık bezleri, havlular, süngerler ve diğer temizlik malzemeleri temiz olmalıdır. Küf kokusu bu malzemelerin etrafa küf yaydığını göstermektedir. Temizleyemediğiniz veya yıkayamadığınız temizlik malzemesini kullanmayın.
- Gıdaları servis ederken muhtemel havadan bulaşma riskine karşı üstünün örtülü olmasına dikkat edin.
- Nemli kalması istenen taze kesilmiş sebze ve meyveler, salatalar plastik örtü ile kaplanmalıdır.
- Açılan ve çabuk bozulabilen konserve ürünleri saklama kaplarına koyarak hemen buzdolabına kaldırın.
- Çabuk bozulabilen gıdaları buzdolabı dışında 2 saatten fazla bulundurmayın.
- Artan yemekleri 3-4 gün içinde, küf gelişimine fırsat vermeden tüketin.
- Yiyeceklerin servise dek bekletilmesinde bekletme koşulları uygun değilse bakteri üremesi yönünden tehlike söz konusudur. Sıcak yemekler 1-2 saat içinde servis edilecekse üzeri kapalı tutulmalıdır. Soğutulması ya da ertesi gün servis edilmesi gereken yemekler sıcakken buzdolabına konulmamalıdır.
- Et, sebze ve unlu, hamurlu yiyecekler ayrı tezgâhlarda, ayrı kesme tahtalarında ve ayrı araç-gereçler kullanılarak hazırlanmalıdır. Böylece çapraz bulaşmayı önleyebilirsiniz.
- Salçanın küflenmemesi için üzerine zeytinyağı dökebilirsiniz.

31 Ekim 2013 Perşembe

PERSPECTIVES, 6. SAYI...

Alacarte Avrupa’nın kırsal politika seti
Türkiye için uygun anahtar mı?
Gökhan Günaydın
Hızla artan nüfus, kuzey ve güneyin tarımsal üretim ve beslenme kapasitelerinde giderek derinleşen eşitsizlikler, artan gıda skandalları ve ağırlaşan çevre sorunları, yerkürenin geleceği ile ilgili kaygıları daha da artırmaktadır. Çeşitli ülkelerde farklı biçimlerde uygulanan tarımsal ve kırsal politikalar, her ne kadar yukarıda ana hatlarıyla verilen sorunları çözme ya da en azından hafifletme iddiası taşısa da, bazen sorunları ağırlaştırıcı işlevler üstlenebilmektedirler.
1958-1987 döneminde politikaları
Avrupa Ekonomik Topluluğu’ndan Avrupa Birliği’ne, kırsal/tarımsal politikaların değişiminde iki temel belirleyici vardır: Dünya kapitalist sistemindeki değişime Avrupa’nın iktisadî ve siyasî uyumuyla AB’nin genişleme süreçleri. Bu iki belirleyicinin yarattığı yeni pozisyon alma ihtiyaçları, Topluluğun kırsal/tarımsal politikalarına da yansımaktadır.
Birincisinden başlayalım. Dünya kapitalizminin Keynesci Refah Devleti uygulamalarının tıkanması sonrasında neoliberal bir döneme evrilmesi, etkilerini tüm politika alanlarında göstermiştir.
1958’de kurulan AET içinde geliştirilen ilk uluslarüstü politika seti olan Ortak Tarım Politikası’nda, kırsal kalkınma konusu her zaman çeşitli boyutlarıyla gündemde kalmış, dönemin gereksinimlerine uygun bir şekilde oluşturulan politika araçlarıyla alan yönetilmiştir. Başlangıçta, Topluluğun kırsal–tarımsal altyapı sorunlarını çözmeye yönelik bir anlayış içinde kurgulanan kırsal kalkınma kavramı, “klasik” sorunlar çözüldükçe, diğer boyutlarıyla gündeme taşınmış; hatta farklı sorunların çözümüne katkı sağlaması için kullanılan bir araç niteliğine dönüştürülmüştür.
1958–1987 döneminde uygulanan klasik kırsal kalkınma politikaları döneminde, tarımsal politikaların tamamlayıcısı olarak kurgulanan ve uygulanan kırsal kalkınma politikaları Topluluğun öngördüğü kapitalist tarım sistemi açısından olumlu sonuçlar üretmiş, hem tarım sistemi içinde kalanlar hem de tarımdan tasfiye edilerek diğer sektörlere transfer edilen işgücü, Keynesci Refah Devleti uygulamaları kapsamında görece yüksek refah düzeylerine sahip olmuşlardır.
On beş üyeli Toplulukta, birkaç ülke hariç kırsal yol ağlarının eksikliği, kırsal telekomünikasyon açığı, sulama – tarla içi geliştirme hizmetlerinin yetersizliği, tarım işletmelerinin modernizasyon gereksinimi gibi temel kırsal sorunların önemli oranda varlığını koruduğu söylenemez. Ortak Tarım Politikası’nın (OTP) kuruluş dönemi ile Keynesçi kalkınmacı tarım politikaları döneminde,1 bu sorunlar temel olarak aşılmıştır.
Yeni paradigma
Topluluk 1992’ye kadar toplam tarım finansmanının yüzde 1 ila yüzde 5’ini kırsal kalkınmaya özgülemiş ve bu politikalar tarımın tamamlayıcı önlemleri olarak değerlendirilmişken, 1992’de temel bir dönüşüm gerçekleştirilmiştir. Artık Topluluğun adı konmuş bir kırsal kalkınma politikası bulunmaktadır ve bu alana ayrılan kaynak miktarı tarım bütçesinin yüzde 5–15’i düzeyine yükselmiştir. Yeni kırsal kalkınma politikalarının uygulandığı 1987 sonrası dönemde, kırsal kalkınma ile tarım arasındaki bağ zayıflatılarak, daha çok mekâna ve sosyal yapıya yönünü dönmüş bir öznel politika uygulamasına geçilmiştir.
Yeni paradigma, katmanlar halinde oluşmaya başlamaktadır artık: OTP’nin piyasacı bir düzleme kayma gereği ve Berlin duvarının yıkılmasından sonra şekillendirilen yeni genişleme politikaları. Kırsal kalkınma kavramı, bu yeni paradigmaya uygun bir şekilde yeniden biçimlendirilmeli, teorisi kurgulanmalı ve politika transferiyle “periferi”ye aktarılmalıdır.
Bu bağlamda, önce kırsal kalkınma OTP’nin II. Sütunu haline dönüştürülmüş, tarım politikalarının neoliberal yapıya ayak uydurması için müdahale politikalarından uzaklaşma ve kırsal kalkınma politikaları aracılığıyla “piyasa kurallarına uygun, ticareti bozmayan” destekleme politikalarına dönüş sağlanmıştır.
Buna koşut olarak, “müdahale” sisteminin gerektirdiği yoğun kaynak kullanımına dayalı politikalar yerine, II. Sütun üzerinde inşa edilen kırsal kalkınma politikalarının öne çıkarılması, böylece I. Sütun olan müdahaleci tarım politikalarının içinin boşaltılması yoluyla, Brüksel’den kaynak transferini mümkün olan en az düzeye indirgeyen “yeni Avrupa tarımsal modelinin” genişleme halkalarına tanıtılması işi gerçekleştirilmiştir.
Çevresel sürdürülebilirlik, kırsal ekonominin yaşamsallığı, gıda kalitesi, hayvan sağlığı ve refahı standartları gibi konular yeni politikanın meşruiyet temelleridir. Dünya Ticaret Örgütü kapsamında sürdürülen tarım görüşmelerinde ortaya çıkan liberal yönelim yanında, genişleme sürecinin mevcut OTP kuralları ile karşılanması durumunda Brüksel’in yapacağı harcama düzeyinin yüksekliği, politika değişiminin gerçek temellerini oluşturmaktadır. Gündem 2000 adıyla bilinen Mart 1999 reformu ve Haziran 2003 reformu, klasik kırsal kalkınma politikalarından kopuşu temsil eden en önemli uğraklardır. Nihayet 2007-2013 dönemi kırsal kalkınma politikaları da, bu çizginin devamı şeklinde kendisini göstermektedir.
Çok vitesli / alacarte Topluluk
AB kırsal kalkınma politikalarının merkezdeki bu değişiminin çevreye olan yansıması, genişlemelerle 28 ülkeye ulaşmış ve çok vitesli / alacarte nitelik kazanmış Toplulukta, yalnız Topluluk dışı değil, belki de öncelikle Topluluk içi bir analizi gerektirmektedir. Günümüzde AB coğrafyasının yüzde 80’i kırsal alanlardan oluşmaktadır ve nüfusun yüzde 25’i bu alanlarda yaşamaktadır. Feodal düzeni parçalayarak arkaik ilişkileri hızla çözen sanayi çağının devrimci özelliği, Avrupa Kıtası’nın kır – kent ilişkilerini, mekânsal özellikleri yanında, iktisadî ve sosyolojik boyutlarıyla da önemli ölçüde değiştirmiştir. Bununla birlikte, ülkelerin sahip oldukları farklılıklar, AB’nin kırsal yapılarını, sorun ve olanakları temelinde çeşitlendirmektedir.
Görece benzer gelişmişlik derecesine sahip AB–15 ülkelerini kırsal alanlarının özellikleri bakımından gruplandırma çabasına girişildiğinde, kırsal alanı benzer özellikler taşıyan merkezi AB ülkeleri (İngiltere, Almanya, Fransa, Belçika, Avusturya, Luxemburg), kuzey ülkeleri (Hollanda, İsveç, Finlandiya, Danimarka) ile İrlanda ve Akdeniz ülkelerinin (İtalya, Portekiz, İspanya, Yunanistan) hem grup içinde hem de gruplar arasında çok farklı kırsal alan özellik ve sorunlarına sahip oldukları görülür.
2004’te topluluğa katılan 10 ülkeden 8’i Merkezî ve Doğu Avrupa ülkesidir. Ada ülkeleri olan Malta ve Güney Kıbrıs bir tarafa bırakılırsa, diğer Merkezî Doğu Avrupa Ülkeleri (MDAÜ), sosyalist geçmişlerinden kaynaklanan birtakım ortak kırsal özellikler taşımaktadırlar. Bununla birlikte, coğrafi ve ekolojik koşulları bağlamında sözü edilen ülkeler de kendi içlerinde gruplandırılabilirler. Baltık ülkeleri olan Estonya, Letonya ve Litvanya alanlarının önemli kısmı ormanla kaplı küçük ülkelerdir. Çek Cumhuriyeti, Slovak Cumhuriyeti, Slovenya, Polonya, Macaristan gibi yıllarca aynı coğrafyayı ve kültürü paylaşmış ülkelerin kırsal kalkınma konusundaki yapı ve sorunlarının benzerliğini doğal karşılamak gerekir. AB’ye 2013’te katılan Hırvatistan da bu kapsamda değerlendirilebilir. Güney Kıbrıs ve Malta’nın, ada ülkeleri olarak, kırsal kalkınma alanındaki sorun ve öncelikleri, diğer ülkelerden oldukça farklıdır. 2007’de AB’ye katılan Bulgaristan ve Romanya’nın kırsal yapısının özellikleri ve sorunları, nitel ve nicel olarak eski üye ülkelerden önemli oranda farklılıklar göstermektedir.
O halde şu sorunun öncelikle yanıtlanması gerekmektedir: 28 üye ülkenin kırsal alan ve tarım yapıları bu denli farklılaşan Avrupa’da, kendi içinde bir merkez – çevre ilişkisinden söz edilebilir mi? Bu bağlamda, örneğin, İrlanda, Portekiz ve Yunanistan’ın kırsal yapısının geliştirilmesi için kullanılan politika araçları ve finansman büyüklüğü, Bulgaristan ve Romanya için sözkonusu olabilecek midir? Başka bir deyişle, 21. yüzyılın AB’si, 1950’ler ve ‘60’lar boyunca karşı karşıya bulunduğu ve güçlü tarım politikaları içinde örülmüş bir kırsal kalkınma anlayışıyla aştığı sorunlarla bugün karşı karşıya bulunan MDAÜ kökenli yeni üyelerine, içi boşaltılan bir tarım politikası ve zarar görenler için onarım mekanizmaları içeren “geliştirilmiş kırsal kalkınma politikaları“ transfer ederken, başka bir deyişle merkeze göre daha düşük bir vites önerirken, temel politik amacı nedir? Hiç kuşkusuz bu soru, müzmin aday Türkiye için de yanıtlanmaya muhtaç bir sorudur.
AB’nin “iç periferi”si olarak Türkiye
Türkiye 780 bin kilometre kare yüzölçümü üzerinde 76 milyona yakın nüfus barındıran, 24 milyon hektarı işlemeli olmak üzere, toplam yüzölçümünün yüzde 53.5’i oranında olan 41.5 milyon hektar tarım alanına sahip olan ve halen üye olan ya da aday konumunda bulunan ülkeler arasında Almanya’dan sonra en büyük ülkedir.
Türkiye’de 81 bine yakın kırsal yerleşmelerde, 23.8 milyon insan yaşamaktadır. Köylerin yaklaşık yüzde 95’i 2000 ve altı nüfusa sahiptir. Kırsal alanda yüzde 82 olan genel okuma yazma oranı, kadınlarda yüzde 73’e düşmektedir. Kırsal yerleşimdeki kadınların yüzde 48’i doğum öncesi herhangi bir tıbbî bakım almamaktadır. Üretici / çiftçilerin ezici çoğunluğu herhangi bir sosyal güvenlik şemsiyesi altında bulunmamaktadır.
Tarım kırsal alanın başat ekonomik faaliyetidir. 2012 yılı itibariyle sektörün ulusal gelirdeki payı yüzde 8.4, istihdamdaki payı yüzde 25 düzeyindedir. Kırsal alanda temel sosyal ve ekonomik altyapının önemli eksiklikler barındırması, kırsalın hemen tek gelir getirici sektörü olan tarımın hızla gerilemesi, kırsal yoksulluk boyutlarının hızla yükselmesi, tarım ve orman alanları üzerindeki rant baskısının giderek artması, çevre kirliliği, biyoçeşitliliğin risk altında bulunması, yaşlanan kırsal nüfusun eğitim düzeyinin düşüklüğü gibi çok sayıda sorun alanı, Türkiye’nin karşısında bulunmaktadır. Tarım sektöründe yaşanan gerileme bağlamında tarım fiyatları çökerken ülke kendine yeterliliği yitirmekte, artan kırsal yoksulluk köylerden kentlerin varoşlarına doğru yeni bir dalganın yönelmesine neden olmaktadır.
Bunun yanında, Türkiye’nin kırsal alanında, tarım toprağının mülkiyetinin dağılımında son derece çarpıcı bir adaletsizliğin bulunduğu görülmektedir. Yarı feodal düzenin zeminini oluşturan bu yapı, ağalık – beylik sistemini ülkenin bazı yörelerinde hala yürürlükte tutmaktadır. Diğer taraftan kapitalizmin elini uzatabildiği kırsal alanlarda kapitalist toprak sahipliği egemen olmakta; çokuluslu şirketlerin alana girmesiyle yeni ilişkilenme biçimleri ortaya çıkmaktadır.
Türkiye’nin kırsal sorunları AB’nin merkez ülkelerinden oldukça farklı, buna karşılık AB’nin “iç periferisi” niteliğindeki diğer ülkelere benzer özellikler taşımaktadır.
Ulusal Kırsal Kalkınma Planı ve Stratejisi
1963’te AET ile Ankara Anlaşması’nı imzalamış, 1995’te Gümrük Birliği’ne katılmış, 2005’te üyelik müzakerelerine başlamış olan Türkiye, giderek ağırlaşan tarımsal ve kırsal sorunlarla karşı karşıyadır.
Son on yılda iç ticaret hadlerinin tarım aleyhine dönmesi nedeniyle üreticinin işlemekten vazgeçtiği alan 3 milyon hektar olup, bu büyüklük toplam işlenen alanın 1/7’sine denk gelmektedir. Küçük köylülüğün hızla tasfiye edildiği ülkede, kırsaldan ve tarımsal üretimden kopan üreticinin istihdam edileceği düzeyde bir sanayii / hizmetler sektörü gelişimi yoktur. Kırsal peyzaj, kentleşme ve rant baskısı altında geri dönülmez tahribatlar ile karşı karşıyadır.
Bu tablo içinde AB, Türkiye’yi kendi geliştirdiği kırsal kalkınma menüsünden seçim yapma durumu ile karşı karşıya bırakmıştır. Seçilen politikaların uygulanabilmesi için AB’nin genişleme halkasının özellikleri uyarınca geliştirdiği katılım araçlarının öngördüğü yönetim ve finansman yapısı öncelikle kurulacaktır. Bu bağlamda, AB kırsal kalkınma politikalarının içselleştirilmesi işlevini üstlenmek üzere, Ulusal Kırsal Kalkınma Planı ve Stratejisi hazırlanması zorunludur. Seçilen alanlarda uygulanan Projeler, eş finansman yapısı altında, özel sektör, sivil toplum kuruluşları, yerel aktörler ve yerel yönetimlerin etkin bir işbirliğiyle yaşama geçirilecektir. MDAÜ için SAPARD Programı uygulanmışken, Türkiye’nin de içinde bulunduğu son genişleme halkası için IPARD organize edilmiştir. Sorun yalnızca bu politika setinin Türkiye kırsalının sorunlarını çözmek için uygun seçenekler sunma kapasitesinde değil, diğer taraftan ülkeye ayrılabilecek kaynak miktarının, 2004’te Topluluğa katılan 10 ülkenin nüfus ve yüzölçümü toplamına yakın olan büyük ülkenin gereksinimlerini karşılamaktan hayli uzak olmasındadır.
Daha da ilginç olan, 40 yıllık planlama deneyiminde Beş Yıllık Kalkınma Planları’nda kırsal sorunlarının saptanması ve çözüm önerileri konusunda yazılanlarla Ulusal Kırsal Kalkınma Stratejisi içeriği arasında önemli farklar bulunmaktadır. Hiç sürpriz olmayacak biçimde, Ulusal Kırsal Kalkınma Stratejisi’nin hem stratejik amaçları, hem de bu kapsamdaki öncelikleriyle IPARD ile arasında dikkat çekici bir benzerlik bulunmaktadır.
Kırsal alanın tarımdan koparılması
Bitirirken, iki ana düzlem üzerinde ilave düşünmenin gerekli olduğunu ifade etmek isteriz. Bunlardan ilki AB kırsal ve tarımsal politikalarının bizatihi Topluluğun kendisi için yarattığı etki, ikincisi ise periferi üzerine etkileridir.
AB, rasyonelleştirdiği kapitalist tarım düzeni içinde, yeni gıda ve çevre sorunlarına muhataptır. Şirketleşen tarım ve tasfiye edilen küçük köylülük, geleneksel üretim ve kırsal komşuluk ilişkileri yerine maliyet – verim hesabını oturtmuştur. Ekim nöbetine izin veren polikültür üretim yerine sanayiinin gereksinimlerine göre tek tipleşen ve temel ürün sayısı 10’un altına düşen bir üretim modeli baskınlaşmaktadır. Bu durum, toprak ve su kaynakları üzerindeki baskıyı artırmakta, sürdürülebilir kaynak kullanımı alanında ciddi sorunlar ortaya çıkmaktadır. Gıda skandalları sistemin ürettiği sonuçlar olarak yaşamı tehdit etmektedir.
Dünyada neolitik devrimin başladığı topraklar olan Anadolu, biyolojik çeşitlilik ve endemik bitki ve hayvan türleri varlığı açısından önemli bir hazinedir. Gen bankası niteliğindeki Anadolu’nun yerli tohumlarının ancak uzak köylerde ve tesadüflere bağlı olarak bulunabilmesi, ülkede yürütülen tarım modelinin bir sonucudur. Avrupa’nın tohum alanındaki düzenlemesinin Türkiye’ye aktarılması, ülkenin genetik potansiyeli açısından risk artırıcı niteliktedir.
Kuralsız piyasa koşullarının egemenliği, ortalama 6 hektar alanda tarım yapan köylü üretici emeğinin karşılık bulamaması sonucunu doğurmaktadır. Girdi piyasaları tekelleşen ve giderek yükselen maliyetlerle tarım yapmaya çalışan üretici, çıktı piyasalarında ezilmekte ve üretim araçlarını kaybetmektedir. Küçük köylü iflasları Anadolu’nun sıradan görüntüleridir. Sorunun çözümü, ortak piyasa düzenlerinin oluşturulmasından geçmektedir. Oysa AB, tarım politikası setinde terk etmeye hazırlandığı bu araçları Türkiye’ye transfer etme konusunda istekli görülmemektedir.
 Bugün 76 milyon nüfusa sahip ülke, orta vadede 100 milyona yakın bir nüfus projeksiyonuna sahiptir. İşgücü piyasasına her yıl katılan yeni ve genç nüfus, ithalata dayalı ve istihdam çağırma kapasitesi sınırlı büyüme modeli içinde ağırlaşan sorunlar yaşamaktadır. Türkiye kırsalı hızla boşalmakta, köylerde yalnızca yaşlı nüfus kalmaktadır. İş bulma umuduyla kente yönelim, kent sorunlarını daha da ağırlaştırmaktadır. Küçük köylülüğü tasfiye eden bir tarımsal/kırsal politika anlayışının, yukarıda çerçevesi çizilen sorunların hafifletilmesine katkı koymayacağı açıktır.
Türkiye’nin kırsal alanının temel ekonomik faaliyeti tarımdır. Bu bağlamda, tarımdan koparılmış bir kırsal alan politikasının ülke için yararlı olma kapasitesi sınırlıdır. Ülke tarımının gereksinim duyduğu kırsal altyapı yatırımlarının tamamlanması, öncelikli bir politika hedefidir. Buna karşılık gerek IPARD, gerekse ülkenin merkezi ve yerel bütçesinden ayrılan payların, bu yatırımların gereksinim duyduğu miktarın çok gerisinde olduğu açıktır.
Toprak mülkiyeti alanında yaşanan adaletsizliklerin düzeltilmesi, kırsal ve tarımsal alanların giderek yaygınlaşan amaç dışı kullanımının engellenmesi, dağınık ve yeterli kamu hizmeti alamayan kırsal yerleşim sorunlarının çözülmesi, AB kırsal politika setinde “seçimlik” nitelikte yer almayan, ancak ülke için ciddi önem taşıyan başlıklar olarak ortada durmaktadır.
Şurası açıktır ki, daha iyi bir Avrupa ve daha iyi bir Türkiye için, daha iyi bir politik anlayış ve politika seti mümkündür.
1. Avrupa Birliği’nin kırsal ve tarımsal politikalarının merkezi kapitalizmin dönüşümüne koşut biçimde değişiminin dönemlendirildiği bir çalışma için bkz; Günaydın, Gökhan, Tarım ve Kırsallıkta Dönüşüm/Politika Transfer Süreci/AB ve Türkiye, Tan Kitabevi Yayını, Ankara, 2010
----------------------------------------------------------

Doç. Dr. Gökhan Günaydın
1964 Amasya doğumlu. İstanbul Üniversitesi Hukuk, Anadolu Üniversitesi İktisat ve Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesini bitirdi. TODAİE Kamu Yönetimi Bölümünde yüksek lisans, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde doktora programlarını tamamladı. İzzet Baysal Üniversitesi İİBF İktisat Politikaları Anabilim Dalında yardımcı doçent olarak görev yaptı. 2010’ da makroekonomi doçenti oldu ve Ankara Üniversitesine geçti. TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Genel Başkanlığı ve KESK Tarım Orkam-Sen Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerini üstlendi. Çok sayıda makalesi ve kitabı yayınlanmıştır. CHP Ankara Milletvekilidir.

21 Ağustos 2013 Çarşamba

"TOPRAK BAYRAMI" KUTLAMALARI

TOPRAK BAYRAMI
Sürdürülebilir ve Ekolojik Tarım açısından çok önem verdiğimiz "Toprak Bayramını" kutladık. Bakan Eker de, Toprak Bayramı Kutlamalarına katıldı
​Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehmet Mehdi Eker, Bakanlık binası Mehmet Akif Ersoy Konferans Salonu'nda düzenlenen Toprak Bayramı kutlamalarına katıldı. Etkinliğin açılışında konuşan Bakan Eker, bugün hayatın kaynağı olan toprağı idrak etmek, toprağı anlamak, toprakla ilgili meseleleri konuşmak, toprakla ilgili sorunları ve çözüm önerilerini aramak için bu programda bir araya gelindiğini söyledi.
1945'te çıkan Toprak Bayramı Kanunu ile bir kez toprak bayramının kutlandığını ifade eden Bakan Eker, "Benim arkadaşlarım da tesadüfen tespit ettiler ve bir kere kutlanmış ondan sonra maalesef kutlanmamış. 'Biz bunu tekrar gündeme getirmek istiyoruz' deyince ben de 'tabii' dedim. Bunu özellikle kentleşmeyle birlikte belki de bizim ülkemizde gelişmekte olan ülkelerde en bonkörce harcanan en kolay güzden çıkarılan, en rahat, değeri en az bilinen toprağın bu vesileyle değerini düşünelim. Anlamaya çalışalım. Bunu korumanın yollarını daha iyi değerlendirelim diye bu haftayı biz, toprakla ilgili etkinliklere ayırdık. Bugün de sizlerle bunu beraber idrak ediyoruz" diye konuştu.
Herkesin sahip çıkması gereken bir varlık olan toprağın, ne kadar sürede teşekkül ettiğinin ölçülemediğini bildiren Bakan Eker, "Bir avuç toprak kaç yüz bin yılda teşekkül ediyor bunu bilemiyoruz. Ama insanın hesaplama yeteneğinin bilgisinin ötesinde bir süre olduğunu biliyoruz. Bu kadar uzun süre ulaşılan bir varlık, bir kararla bir demirle, bir çimentoyla veya başka bir nesneyle ömrü kısa olan insanlık tarihinde çok daha kısa sürede var olacak başka bir varlıkta tahrip edilmesine izin vermemeliyiz" dedi.
Toprağın dönüşüm mekanizması olduğunu vurgulayan Bakan Eker, şöyle konuştu: "Varlık alemi içinde bitkiler ve hayvanlar dahil olmak üzere tüm canlılar içinde toprağa zarar veren bir canlı var, o da insan. Planlayarak toprağa zarar verebilen, topraktan beslenip toprağa zarar veren başka bir canlı yok. Bizim varlık-toprak ilişkisi bilinci diri tutacak şekilde bilgilendirmeyi, hem kendimiz daha iyi idrak etmeli hem genç arkadaşlarımızı, çocuklarımızı bilgilendirmeliyiz. Umuyorum ki bu etkinlikler, tartışmalar, yazılar, söyleşiler, görsel malzemeler bu bilincin oluşmasına ve bu bilincin yayılmasına vesile olur."
Bakanlık olarak toprağı muhafaza etmeye dönük aldıkları bazı tedbirleri anlatan Bakan Eker, 2005 yılında Türkiye'de ilk defa Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu çıkartıldığını ve bu kanunla 442 bin hektar arazinin tarım dışına çıkarılmasının önlendiğini kaydetti. Türkiye'de 3 milyon 100 bin tarım işletmesinin bulunduğunu, bir işletmenin 60 dünüm olduğunu belirten Bakan Eker, Türkiye'de, bölüne bölüne kullanılamaz hale gelmiş arazi miktarının 20 milyon dönüm olduğunu bildirdi.
Dünyada rekabet edilen ülkelerde böyle bir şeyin olmadığını kaydeden Bakan Eker, "Biz de 60 dünümdü, ABD'de bin 810 dünüm, İngiltere 457 dünüm, Fransa 430 dünüm, Almanya 420 dünüm, İspanya 240 dünüm. Türkiye'nin kaç katı en küçüğü, 4 kat. Onların hiçbirinde babadan evlada geçerken miras yoluyla arazinin bölünmesine izin verilmiyor. Hiçbir yerde böyle bir şey yok" diye konuştu.
Miras yoluyla tarım arazilerinin bölünmesiyle ilgili 13 maddelik tasarının bu hafta TBMM Adalet Komisyonu ile Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonunda görüşüldükten sonra Genel Kurul'a geleceğini anlatan Bakan Eker, şunları kaydetti:
"Hayatımızın kaynağı olan bu değerli varlığı muhafaza etmenin birinci önceliği bu düzenlemenin yapılmasıdır. Bu düzenleme yapılmazsa inanın bizim torunlarımız, bu ülkenin topraklarında tarım yapamayacak. Eğer biz çocuklarımızın ve torunlarımızın bu topraklarda tarım yapmasını istiyorsak bu düzenlemeyi yapmamız lazım. Bu konu toplumsal desteği gerektiren bir konu."
21. yüzyılda yeryüzünde ülkelerin 3 alanda mücadele edeceğini ifade eden Bakan Eker, "Enerji, gıda ve su. Gıdanın kaynağı topraktır. Biz Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşlarının gelecekte sorun yaşamadan karının doyurması ve mücadele alanında yenik düşmemesi için bunu teminat altına almamız lazım. Gelecek için bugünden bunu düşünmemiz lazım, yoksa yarın çok geç olur" dedi.
20 milyon dönümlük alanın son 15-20 yılda aşırı bölünmüşlükten dolayı kullanılamaz hale geldiğine dikkati çeken Bakan Eker, bu amaçla tarım arazilerinin toplulaştırması projesini hayata geçirdiklerini, yıl sonuna kadar 50 milyon dönüm arazinin toplulaştırılacağını, hedeflerinin toplulaştırmaya müsait 14 milyon hektarın 10 yıl içinde tamamlanması olduğunu söyledi.
Tarım teknikleri uygulanırken çevreye zarar veren tekniklerin de kullanıldığına dikkati çeken Bakan Eker, tarım teknikleri nedeniyle toprağın zarar görmemesi için damla sulama sistemleri ile ÇATAK projesi denilen Çevre Amaçlı Tarımsal Arazilerini Korunma Programının hayata geçirildiğini anlattı.