Bu süreçte, tarım ve tarıma dayalı sanayiden çok sayıda kişinin aday adayı olarak cesaretle ortaya çıkıp, tarım sektörünü temsilen Parlamento’ya seçilebilmek için büyük bir mücadele içine gireceğine yürekten inanıyoruz. Dolayısıyla şimdiden bütün adaylara başarılar diliyoruz, ancak şu anda İzmir Tarım Grubu olarak kimseyi aday göstermiş değiliz. Sektör ve camia tarafından merakla beklendiğini bildiğimiz grubumuzun aday destekleme açıklamasını uygun bir zamanda yapmayı umuyoruz. Bu çerçevede çalışmalarımız büyük bir titizlikle sürdürülmektedir. Değerli kamuoyunun dikkatine sunarız. STD, SUSTAINABLE "ECOLOGICAL AGRICULTURE AND THE ENVIRONMENT" ASSOCIATION
21 Şubat 2011 Pazartesi
IZMIR TARIM GRUBU TARIM TEMSİLCİLERİ PARLAMENTOYA KAMPANYASI SON GELİŞMELER
Bu süreçte, tarım ve tarıma dayalı sanayiden çok sayıda kişinin aday adayı olarak cesaretle ortaya çıkıp, tarım sektörünü temsilen Parlamento’ya seçilebilmek için büyük bir mücadele içine gireceğine yürekten inanıyoruz. Dolayısıyla şimdiden bütün adaylara başarılar diliyoruz, ancak şu anda İzmir Tarım Grubu olarak kimseyi aday göstermiş değiliz. Sektör ve camia tarafından merakla beklendiğini bildiğimiz grubumuzun aday destekleme açıklamasını uygun bir zamanda yapmayı umuyoruz. Bu çerçevede çalışmalarımız büyük bir titizlikle sürdürülmektedir. Değerli kamuoyunun dikkatine sunarız. 19 Şubat 2011 Cumartesi
SÜRDÜRÜLEBİLİR TARIM YÖNTEMLERİ VE BİR ÇİFTÇİ ÖRNEĞİ Son yıllarda küresel ısınmayla birlikte çevre kirliliğinin artması, yanlış ve bilinçsiz uygulamalarla toprakların elden çıkarılması, bio çeşitliliğin azalması ve gelecek nesillere bozulmamış toprakların bırakılması gerekliliği sürdürülebilir tarımın önemini bir kat daha artırmıştır. Buradan yola çıkarak sürdürülebilir teknikleri başarıyla uygulayan Amerika’nın Pensilvenya Eyaleti Lancaster şehrindeki bir çiftçinin başarılarını sizlere aktararak “sürdürülebilir tarım” hakkında bilgi paylaşımında bulunmak istiyorum. Yazımızın kahramanı Steve Groff isimli önder bir çiftçi. Steve Groff sahip olduğu topraklarda çiftçilik yapan üçüncü nesil bir çiftçi. Çiftliğinde eşi ve çocukları da üretime aktif olarak katılmaktadır. Groff ve ailesi domates, balkabağı, süt mısırı, silajlık mısır, soya fasulyesi, buğday ve bazı yem bitkilerini yetiştirmektedir. Arazisinin büyüklüğü yaklaşık 800 dönüm. Çiftliğinde aynı zamanda et üretimine yönelik sığır yetiştiriciliği de yapmaktadır. Tarlaları eğimi %3 ile %17 arasında değişen tepelik alanlarda bulunmaktadır. Çiftçinin işlemesiz tarıma geçmesinin en büyük nedeni, her yıl tonlarca toprağının erozyonla beraber elinden kayıp gitmense dur demek ve sahip olduğu toprakları kendisinden sonraki nesillere verimli bir şekilde aktarmaktır. Bu amaçla 1980’lerin başında tarlalarını sürmekten vazgeçmeye başlamış, sonraları toprağı korumanın diğer bir yolu olan örtü bitkisi (yem bitkileri gibi bitki çeşitlerinin para kazanmak veya yem elde etmek amacıyla değil sadece toprağın yüzeyinde örtü tabakası oluşturarak onu korumak amacıyla ekilmesi) kullanımına geçmiş ve verimliliği artırmak için de etkili münavebeler uygulamaya başlamıştır. Bazı tarlalarına neredeyse 30 senedir ekme haricinde hiçbir toprak işleme aleti girmemiştir. Pensilvanya’daki üniversite ve araştırma enstitüleri tarafından yürütülen çeşitli araştırma projelerinde yer almış, “ABD Sürdürülebilir Tarım Araştırma ve Eğitim Programı (SARE)” na katılarak sürdürülebilir çiftçi öğreticisi seçilmiştir. Steve Groff gerçekleştirdiği başarılı tarım faaliyetleri nedeniyle 1998’de “Temiz Su Kaynakları Ödülü” ve Lancaster Şehri Koruma Bölgesi Ödülü”, 1999 da “Sıfır İşlemeli Tarım Buluşçusu Ödülü”, 2001’de de “Pensilvanya Sürdürülebilir Tarım Önderliği Ödülü” nü kazanmıştır. Şimdi de tarla günleri düzenlemek, yayım ve eğitim projeleri hazırlamak, konferans, sempozyum ve toplantılara katılmak suretiyle ülke ve dünya çapında tecrübelerini çiftçilere aktarmaktadır. Steve Groff, topraklarında işlemesiz tarım (toprağı ekim haricinde hiç işlememek, sıfır işleme) yapmak, örtü bitkisi kullanmak ve etkin münavebe uygulamak suretiyle, tarlalarındaki erozyonu önlemiş, toprak yapısı ve besin madde içeriğinin iyileşmesini sağlamıştır. Yabancı ot ilacı (herbisit), böcek ilacı (pestisit) ve yapay gübre gibi girdilerde önemli oranda tasarruf sağlamış, yetiştirdiği ürünlerin verimini de artırmıştır. Üstelik bunları gerçekleştirirken de toprak işlemesinden doğan masrafları azaltmış, çevre kirliliğini önlemiş, kaliteli ürün hasat etmiş ve daha da önemlisi kendisinden sonra aynı topraklarda çiftçilik yapacaklara tükenmemiş bir toprak bırakmıştır. Steve Groff kendi tarım sistemini “Daimi Örtü Bitkisiyle Yetiştiricilik Sistemi” olarak tanımlamaktadır. Bu sistemde toprak hiçbir zaman boş bırakılmamakta ve kesinlikle sürülmemektedir. Sistemin üç ana öğesini sıfır işleme, örtü bitkisi ve etkin münavebe oluşturmaktadır. Bu öğelerin tek başına istenilen başarıyı sağlamadığı, ancak kombine bir şekilde kullanılmasıyla başarının tam sağlanabileceğini söyleyen Pensilvenyalı çiftçi, karlılığın artırılması, toprak ve su kalitesinin iyileştirilerek korunması, pestisit kullanımının azaltılması için bunların şart olduğunu vurgulamaktadır. Sistem, toprakta sürekli bitki örtüsünün bulundurulması sayesinde erozyonun önlenmesi, biyolojik canlılığının sürdürülmesi, yabancı ot ve zararlıların baskılanması, yavaş yavaş çürüme yoluyla toprağa besin maddesi sağlanması, azotu bağlayabilen bitkilerin örtü bitkisi olarak seçilmesiyle havadan toprağa azot bağlanması esasına dayanmaktadır. Bütün sebze ve tahıl çeşitleri örtü bitkilerinin oluşturduğu canlı maçlın (malç: ürünün kalitesi ve miktarını arttırmak, erkenciliği sağlamak için toprak yüzeyinin organik veya inorganik maddelerle örtülerek kaplanması) içine ekilebilmekte ve dikilebilmektedir. Groff, 1980’den beri sürdürülebilir tarımla uğraşıyordu. Toprakları erozyona oldukça açıktı ve her yıl 14 ton toprak ve organik maddeyi erozyonla kaybetmekteydi. O yıl toprağa hiç işlemeden ekim yapabilen bir makineyi kiralayarak küçük bir alana mısır ekti. Bundan 2 yıl sonra da kendi makinesini satın aldı. Groff, birçok çiftçi gibi kendisinin de bu radikal değişikliği yaparken çok da emin olmadığını ve birçok zorluklarla karşılaşacağını önceden tahmin ediyordu: Çiftçi bu sistemde topraklarının organik madde içeriğinin yükseldiğini,. Groff, bu yöntemle ilgilenen çiftçilere, öncelikle küçük alanda denemeye başlamalarını, sistemin her yönünü iyice öğrendikten sonra bunu daha büyük alana yaymalarını öğüt vererek şunları söylüyor: “Çiftçiliği bu şekilde yapmanın birçok tekniği ve yöntemi vardır. Sistemi hemen anlayamayabilir ya da çeşitli zorluklarla karşılaşabilirsiniz. Ama ikinci senenin sonunda bu zorlukların nasıl üstesinden geleceğinizi öğrenirsiniz. En büyük mesele sistemin niçin ve nasıl çalıştığının bilinmesidir. Bu sistemin başarılı olması iyi yönetim gerektirir. Çiftçilerin topraklarının özelliklerini çok iyi bilmeleri, bu topraklarda ve bulundukları bölge şartlarında yetiştirebilecekleri örtü bitkisi seçimini iyi yapmaları gerekmektedir. Bu iş biraz sabır gerektirir. Birçok yetiştirici kendi topraklarına adapte olmuş örtü bitkilerini tespit edip başarıyla kullanmaktadır”. Steve Groff’un benimsediği ve topraklarına göre en uygun rotasyon (münavebeli ekim sırası) programı: mısır, soya, sebze, mısır + alfalfa. Tarlaya sebze ekilecekse güzün tüylü fiğ ve çavdar tohumları örtü bitkisi olarak ekilmektedir. Baharda örtü bitkisi mekanik olarak silindirlenmekte, ihtiyaç varsa yabancı ot ilacı kullanılmaktadır. Groff örtü bitkisi farklı köklenme hareketlerinin de birbirini tamamladığına inanmakta. Sıfır işlemeli domatesler? Sıfır işlemeli tarım yapmak sebzelerde de mümkün müydü? İlk önceleri bir fikrim yoktu. 1993’te Abdul Baki adlı bir araştırıcı tüylü fiğin içine ekilen domates tarlasında patates böceğinin azaldığını ve erken yanıklığın geciktiğini öğrendim.Daha sonra bir araştırmacıda İlk olarak iki dönümlük bir alana domates dikti ve gerçekten de bir potansiyel olduğunu gördü. İkinci yıl 20 dönümlük bir alanda test ettiğinde, verimin %10 arttığını ve hastalık ve zararlılara daha az rastlandığını tespit etti. 1996’ya kadar 320 dönümlük sebze arazimizin tamamını sıfır işlemeliye çevirdi. Burada tüylü fiğ bize çok başarı sağladığını da öğenmiş olduk. Sürekli örtü bitkisi kullanımı 1990’lı yıllarda tüylü fiğ ve çavdar ekerek daimi örtü bitkisi sistemine tamamen geçti. Domates ve balkabağında büyük başarı sağladık. Her zaman üzerinde durulan nokta sıfır işlemeli uygulamanın tek başına sihirli değnek olmadığı. Başarıda yukarıda bahsedilen 3 ana unsurun da eşit payı vardı. Bu uygulamalarla daha yüksek kar, zenginleştirilmiş toprak kalitesi ve zirai ilaç kullanımının azaltılmasını sağladık ve zirai ilaçların yerine kullanılabilecek yöntemleri uyguladık. Başarının ekonomik açıdan değerlendirmesi İşlemesiz tarımda işlemeli tarıma göre daha düşük olan giderler bizim daha fazla kar elde etmemizi sağlar. Sıfır işlemeli alana domates ekiminden dönüm başına 170 $ tasarruf edilir. Plastik malçı kullanmayarak -çünkü örtü bitkileri canlı malç yerine geçmekteydi- zamandan, işlemlerden ve sarf malzemelerinden hemen hemen dönüm başına 125 $ gelir sağlanır. Verim %10 artar. Üstelik tarlalarda erozyon kontrolü, toprak kalitesi ve organik madde içeriği de iyileştirilmiş olur. Toprak agregat stabilitesi, işlenen tarlalarda %16 iken, 10 yılı aşkın süredir işlenmeyen tarlalarda %67’ye ulaştı. İhtiyaç duyduğumuz pestisit miktarı yarı yarıya azaldı. Fungusit ve insektisit giderleri dönüm başına 50 $ dan 20 $ a düştü. Sistemin çalışması için sık, kalın örtücü bir bitki malçını kullanmamızın şart olduğunu öğrenmiş olduk. Kullanılan örtü bitkileri, patates böceğinin sevmediği bitkiler olduğu için bu zararlıyı baskılamada faydası olmaktadır. Mısır ve soyada yabancı ot ilacı giderleri dönüm başına 6 $’dan 4.5 $’a düştü. Örtü bitkisi uygulaması toprağın besin madde içeriğini artırdığından çavdar/fiğ uygulamasından sonra dönüm başına yaklaşık 6 kg, başına fiğ kullanımından sonra ise yaklaşık 9 kg’lık bir gübre uygulaması yeterli olmuştur. Örtü bitkisini silindirlemek Karışım oranı dönüm başına 3/3.5 kg’lık tüylü fiğ / çavdar karışımıdır. Fiğ tohumu biraz pahalı olduğundan kullanım için gerekli olan tohumu kendinizin üretilmesi ile geri kalanını da satabilirsinizde… Tüylü fiğ/çavdar karışımını Eylül ayından Ekim ayının başlarına kadar, ilk donlardan 1 hafta 10 gün öncesinde bitecek şekilde ekilmelidir. Ekim sırasında genellikle bunu buğday ve süt mısırı izliyor. Çavdarlar 125 cm uzunluğa geldiğinde -yaklaşık olarak Mayıs’ın 10’una denk geliyor- fiğ/çavdar karışımını sığır gübresi ezme aracı ile silindirilmektedir. Mısır saplarını ezip parçalamak için dizayn edilmiş biçme makinesine benzer kesici parçalayıcı bıçakları olan bir makine kullanılmalıdır. Arkada ve önde 4 silindiri ve 8 bıçağı bulunuyor. Kayalıklı topraklarda biraz daha esnek olsun diye modifiye edilebilir. Sarılmaları önlemek için sıyırıcı demirler ilave edilebilir. Son 7 yıldır bu yöntem tamamen denendi. Örtü bitkisinin çok iyi gelişip toprak üzerinde kalın bir tabaka oluşturduğu zamanlarda yabancı ot ilacını hiç kullanmadığı da görülmüştür.. Eğer silindirlemeyi 60-70 cm boyundan önce yapılıyorsa esas ürünün ekiminden 3 gün önce ilaç uygulamaya ihtiyaç duyulmaktadır. Amerika’da örtü bitkisi kullanan çiftçilerin önderi durumunda olan Steve Groff dur durak tanımıyor. Sürekli değişik bitkileri deneyerek nasıl daha fazla fayda sağlanabileceğini tespit etmeye çalışıyor. Bu denemelerden turp bitkisi üzerinde çok durmuş ve diğer bitkilerle ekim yapmıştır. Elde ettiği sonuç çok memnun edici olmuştur. Steve Groff turp bitkisinin adeta pulluğun toprağı sürerek kabarttığı görevi yerine getirdiğini vurgulamaktadır. Turp bitkisi hiç mazot ve ekipman kullanmadan biyolojik yolla kökleriyle toprakta havalandırma kanalları açmakta, yabancı otları baskılamakta, solucanları cezbeden muhteşem bir bitkidir. Steve Groff organik tarım yapan çiftçilerle karıştırılmaması gerektiğini, kendisinin pestisitlere daha az ihtiyaç gösteren, verimliliğin arttırıldığı sürdürülebilir tarımı yaptığını özellikle belirtmektedir: “Yetiştirdiğiniz ürün ne olursa olsun, temel kavramlar iyi anlaşıldığı ve doğru ekipmanlar kullanıldığı zaman, sıfır işlemeli tarım çok kolaylaşmaktadır. Karlılığınızın artmasının yanında çevreyle barışık bir çiftçilik yapmış oluyorsunuz. En önemlisi sizden sonrakilere kendi bulduğunuzdan daha iyi bir toprak bırakıyorsunuz, bu harika bir şey”. İster Amerika’da ister Türkiye’de olsun. İster çok büyük tarlalarda ister küçük tarlalarda olsun. Bu tecrübelerden çıkarılacak bir ders veya bilgi mutlaka vardır. Aslında yüzyıllardır toprakla didişip duruyoruz. Karnını yarıyoruz kazmayla, sabanla, pullukla. Toprağı kendi başına bıraksanız o yine sizin için çalışır. Bırakın doğa kendi yolunu bulsun. Tüm çiftçi ve araştırmacılarımızın bu tecrübelerden yararlanmaları dileğiyle, |
1 Şubat 2011 Salı
29 Ocak 2011 Cumartesi
Tarım Bakanlığı 5 Yıl İçinde 1,5 Milyar Lira Destek Verecek
Posted: 24 Jan 2011 12:18 AM PST
Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, 2011-2015 döneminde uygulanacak yeni Kırsal Kalkınma Yatırımlarının Desteklenmesi Programı kapsamında 5 yıl içinde 1,5 milyar lira hibe destek vermeyi ve Türkiye'ye 3 bin tarıma dayalı tesis daha kazandırmayı hedeflediklerini ifade etti.
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan 2011-2015 yıllarını kapsayan Yeni Dönem Kırsal Kalkınma Yatırımlarının Desteklenmesi Programı, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ve Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker'in katılımıyla düzenlenen toplantıyla Manisa Anemon Oteli'nde tanıtıldı.
Bakan Eker, Toplantıda, Kırsal Kalkınma Yatırımlarının Desteklenmesi Programı kapsamında 2006 yılından bu yana 1 milyar liralık tesis ve makine-ekipman hibe desteği verdiklerini, bu desteklerle 3 bin 5 tesisin kurulduğunu ve 30 bin kişiye istihdam sağlandığını belirtti. Bakan Eker, bu tesislerden 95'inin de Manisa'da olduğunu da ifade etti.
BİRİNCİ "TARIM DANIŞMANLARI ÇALIŞTAYI" TOPLANDI1. Tarım Danışmanları Çalıştayı'nda bir araya gelen tarım danışmanları, sistemin cazibesinin artırılması, kendileriyle çalışan çiftçilerin desteklenerek, 'tarım danışmanıyla çiftçinin buluşmasını' istediler.
Tarım Federasyonu Başkanı Hakan Yüksel, Sürmeli Otel'de yapılan çalıştayda, 'Tarımsal Yayım ve Danışmanlık Hizmetlerinin Düzenlenmesine Dair Yönetmelik' kapsamında çalışan tarım danışmanlarının yaşadıkları sıkıntıları dile getirdi.
Danışmanla çiftçinin buluşmasını toprakla suyun buluşması kadar önemsediklerini belirten Yüksel, tarımsal danışmanlığın temelinin 'üretici-çiftçi talebi ve başvurusu' olduğunu, çiftçinin, tarımsal danışmanlık başvurusu için sistemin cazibesinin artırılması gerektiğini vurguladı.
Yönetmeliğin çıkmasından bu yana 4-5 yıl geçtiğine ancak danışmanla çalışan üretici sayısının 20 bin civarında olduğuna işaret eden Yüksel, tarımsal danışmanlığın cazibesinin artırılmasının gerektiğini kaydetti. Danışmanla çalışan üreticilerin çeşitli avantaj ve öncelikleri olması gerektiğini dile getiren Yüksel, 'Tarımsal danışmanlık hizmeti satın alan çiftçiler tüm tarımsal desteklerden yüzde 3-5 oranında daha fazla yararlanmalı. Tarımsal danışmanla çalışan üreticilere dekara 3-5 lira fazladan destek ödemesi yapılmalı. Tarımsal danışmanlık sistemine giren üreticilere (organik tarım yapanlara sağlandığı gibi) tüm tarımsal kredilerin faizlerinde yüzde 60 gibi bir indirim sağlanmalı. Her türlü kredi, hibe ve benzeri başvurusunda öncelik tanınmalı' diye konuştu.
-TARIMSAL DANIŞMANLIK DESTEĞİ-
Tarımsal danışmanlık desteğinin 2010 yılı için 500 lira olduğunu, bu rakamın artırılması ve danışmanlık hizmetini verene ödenmesi gerektiğini de kaydeden Yüksel, danışmanla üreticinin para, alacak-verecek nedeniyle karşı karşıya gelmemesini istedi.
Yüksel, 2010 yılı için 500 lira olan tarımsal danışmanlık desteğinin KDV-gelir vergisi ve diğer kesintiler çıktıktan sonra 300 liraya düştüğünü, bu rakamdan büro kirası-masrafları, ulaşım-yakıt, kırtasiye gibi giderler çıktıktan sonra rakamın 200 lira civarına indiğini, bu paranın bile tamamının danışmanın eline geçmediğini anlattı. Genellikle yüzde 60-70 civarında bir tahsilat başarısı sağlandığını kaydeden Yüksel, bunun, işin ekonomik olarak yapılamaz olduğunu gösterdiğini söyledi.
Hakan Yüksel, bu konuların dışında tarımsal danışmanlığın cazibesinin artırılması için yapılması gerekenleri şöyle özetledi:
'-Danışmanlık hizmeti, çiftçi eğitimi kapsamında değerlendirilmeli ve KDV yüzde 18 değil yüzde 8 olmalı.
-Uzman tarım danışmanları ve danışmanlık şirketleri bünyesindeki danışmanlar daha fazla üreticiye hizmet verebilme hakkına sahip olmalı.
-Tarım danışmanları ve danışmanlık şirketleri il ve merkez teknik komitede mutlaka temsil edilmeli. Mevzuata, uygulamalara katkıları sağlanmalı.'
21-22 Ocak 2011 tarihlerinde Ankara Sürmeli Otel'de Tarım Federasyonu öncülüğünde düzenlenen 1.Tarım Danışmanları Çalıştayı, 08.Eylül.2006 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan “Tarımsal Yayım ve Danışmanlık Hizmetlerinin Düzenlenmesine Dair Yönetmelik” kapsamında kendi nam ve hesabına çalışan Tarım Danışmanları, Tarımsal Danışmanlık şirketleri ve Üretici örgütlerinin katılımıyla gerçekleştirilmiştir. Çalıştay da tarım danışmanlarının karşılaştıkları sorunlar tartışılmış ve bu sonuç bildirgesi oluşturulmuştur.
Ülkemizde ÇKS’ye kayıtlı 2,75 milyon çiftçi varken ve yönetmelik çıkalı 4 yıl olmuşken henüz danışmanla çalışan üretici sayısı 23 bin civarındadır. Bu durum ya çiftçilerin danışmanlıktan haberi olmadığını ya da danışmanla çalışmaya gerek duymadıklarını gösterir. Her ne olursa olsun Tarımsal Danışmanlığın cazibesinin artırılmasının gerekliliği ortadadır. Bu amaçla “Danışmanla çalışan üreticilerin çeşitli avantaj ve öncelikleri olmalıdır.” Bunun için aşağıdaki önerilerin bir veya birkaçının uygulanması büyük önem taşımaktadır:
1)-Tarımsal Danışmanlık hizmeti satın alan çiftçiler tüm tarımsal desteklerden %3-5 gibi daha fazla yararlanmalıdır. Bu teşvik Tarımsal Danışmanla çalışmayanların tüm tarımsal desteklerden %3-5 eksik alması şeklinde de uygulanabilir.
2)-Tarımsal Danışmanla çalışan üreticilere dekara 3-5 TL fazladan destek ödemesi yapılmalıdır.
3)-Tarımsal Danışmanlık sistemine giren üreticilere (organik tarım yapanlara sağlandığı gibi) tüm tarımsal kredilerin faizlerinde %60 gibi bir indirim sağlanmalıdır. Her türlü kredi, hibe ve benzeri başvurusunda öncelik tanınmalıdır.
4)-Tarımsal Danışmanlık desteği (2010 için 500 TL) artırılmalı ve danışmanlık hizmetini verene ödenmelidir. Danışmanla üretici para, alacak-verecek yüzünden kesinlikle karşı karşıya gelmemelidir. Bu öneri sistemin başarısı için hayati önem taşımaktadır. Çünkü 500 TL’nin KDV-Gelir Vergisi ve diğer kesintiler çıktıktan sonra geriye kalanı 300 TL’dir. Bu 300 liranın içinden; büro kirası-masrafları, ulaşım-yakıt, kırtasiye gibi giderler çıktıktan sonra rakam daha da küçülmektedir ve 200 TL civarına düşmektedir. Buna rağmen bu paranın bile tamamı Danışmanın eline geçmemektedir.
5)-Tahsilâtta %100 başarı sağlamak mümkün olmamaktadır. Genellikle %60-70 civarında bir tahsilât başarısı sağlandığı düşünülürse bu işin ekonomik olarak yapılamaz olduğu ortaya çıkmaktadır.
6)-Sıralanan tüm bu zorluklara ve ekonomik sıkıntılara rağmen Tarım Danışmanları, danışmanlık sistemin geleceğinin iyi olacağı ümidiyle ve sorunların çözüleceği beklentisiyle 2010 yılını da geride bırakmışlardır. 2011 de bu işe devam etmek ya da etmemek arasında gidip gelmektedirler.
7)-Danışmanlık desteğinin hizmeti verene yatırılması dışında işin ekonomik yapılabilirliği, sürdürülebilirliği için; Uygulama Esasları Madde-17’deki üst sınır tüm işletme tipleri için 80 işletme olarak artırılmalıdır. Üretici sayısı sınırları; üretim faaliyeti (sulu/kuru/arı... vs) ile bağımsız olarak düşünülüp standart olarak 80 üretici olarak belirlenmelidir. Zira biz toprağa, hayvana değil “insana-üreticiye” danışmanlık hizmeti verilmektedir.
8)-Tebliğ Madde-7’deki sınırlar düşürülmelidir. Böylece küçük-orta üreticilerinde danışmanlıktan yararlanmalarının önü açılmalıdır.
9)-Danışmanlık hizmeti, çiftçi eğitimi kapsamında değerlendirilmeli ve KDV %18 değil %8 olmalıdır.
10)-Faturalar, çiftçi sözleşme listeleri kesinleştikten sonra kesilmeli ya da proforma fatura kesilmelidir. Böylece henüz tahsil edilmemiş paranın vergisini ödemek durumunda kalınmamalıdır.
11)-Mevzuattaki “Bir büroyu en fazla 2 kişi kullanabilir” şeklindeki sınırın uygun büyüklükteki bürolar için kaldırılması, Danışmanların birim maliyetlerini-masraflarını düşürecektir. Aynı zamanda Danışmanlık Şirketi kurmak için gerekli en az 3 danışman (ve + 1 yönetici) hükmüyle de uyum sağlanmış olacaktır. Yönetici adıyla alınan Mühendis de danışmanlık yapabilmelidir.
12)-Uzman Tarım Danışmanlarının ve Tarımsal Danışmanlık Şirketlerinin daha cazip ve avantajlı olması yönünde değişikliklere gidilmelidir. Uzman Tarım Danışmanları ve Danışmanlık Şirketleri bünyesindeki danışmanlar daha fazla üreticiye hizmet verebilme hakkına sahip olmalıdır. Böylece bunlar için hizmet verilebilecek çiftçi üst sınırı 100 üretici olmalıdır.
13)-Tarım Danışmanları ve Danışmanlık Şirketleri İl ve Merkez Teknik Komite’de mutlaka temsil edilmelidir. Mevzuata, uygulamalara katkıları sağlanmalıdır. Ayrıca İl-İlçe Tarım Müdürlüklerinin, bilgi-belge, toplantı salonu, eğitim araç gereçleri gibi konularda Tarım Danışmanlarına maddi-manevi destek vermesi beklenmektedir.
14)- İşletmelerin tarımsal danışmanlık hizmeti almak istediklerine dair taahhüt ve beyanname evraklarını Sözleşme yaptığı danışman tarafından İl-İlçe Tarım Müdürlüklerine teslim edebilmelidir.
15)-Mevzuatta “Sertifikalar 3 yılda bir vize ettirilmelidir. Danışmanın bu süre içinde tarımsal konularda en az 2 eğitime katıldığını belgelemesi gerekir” şeklindeki hüküm kapsamında “Danışmanların Eğitimlerini Bakanlığa bağlı TEDGEM-UTEM yapmalıdır.” Bu Danışmanların yeni-güncel gelişmelerden kopmaması ve mevzuatı takip edebilmesi, vize işlemlerinde sıkıntı yaşanmaması için çok önemlidir.
16)-Mevcut durumda 31.12.2010’da sözleşmeler sona erdiğinden danışmanlık hizmetleri kesintiye uğramıştır. Danışmanlık şirketlerinde çalışan meslektaşlarımızda sözleşmeler yenileninceye kadar işten çıkarılmak zorunda kalmıştır. Danışmanlık işi cazip hale getirilmeli ve mevzuat hizmetin kesintiye uğramadan yapılmasını sağlayacak şekilde düzenlenmelidir.
1.TARIM DANIŞMANLARI ÇALIŞTAYI TERTİP KOMİTESİ
4 Ekim 2010 Pazartesi
Geç gelen itiraf (*)Mudurnu Tavukçuluk’un eski yöneticilerinden Uğur Türesin’in yaptığı açıklamalar çok konuşulacak gibi. Bolu’nun önemli ekonomik faaliyetlerinden biri olan tavukçulukla ilgili ilginç değerlendirmelerde bulunan Türesin, geçmiş yıllara ve bugüne dair çok önemli değerlendirmelerde ve itiraflarda bulundu. “Değerli hemşeriler, emekli bir tavukçu olarak görüşümü arz ediyorum. Sen de tavukçu idin sen yapmadın mı diyecekler, kıskanıyor diyecekler. Olsun. Dayanamıyorum. Ne derlerse desinler, söz konusu vatansa gerisi teferruat” diyerek bir açıklama yapan Mudurnu Tavukçuluk’un eski yöneticilerinden Uğur Türesin, geçmiş yıllara dair oldukça ilginç itiraflarda bulundu.
“Hatalıydık”
Uğur Türesin; “Bundan 10 yıl önce, tavukçuluk bu kadar yoğun değildi. O günün şartlarında şirket sürekli yatırım yaptığından, parasızlıktan, kendi arazilerimize tarım alanlarında, bizler de yapılaşma yaptık. İtiraf ediyorum, hatalıydık. O günlerde bu kadar çevre bilinci oluşmamıştı. Dostlar Avrupa’da; yer altı suları kirleniyor, koku, böcek vs oluşuyor, hayvan ve insan sağlığını etkileyecek, insanlığı o bölgede ekonomik yönden bitecek diye artık kümes yapılmıyor. Hayvan hakları dernekleri de, tavuklar sıkışık ve zulüm içinde yetişiyor, diye tepki gösteriyorlar” diyerek bugünkü sistemin artık yanlış yönlerinin görüldüğünü ve yavaş yavaş terk edilmeye başlandığını, anlattı. Konuşmasında muhtemel salgın hastalıklara karşı tedbir alınması gerektiğini söyleyen Uğur Türesin: “Mudurnu ilçe sınırları ve 10 km çevresi, yoğun tavuk yetiştiriciliğinden kaynaklı her an çıkacak bir hastalıkla karşı karşıya. Basından da izliyoruz” dedi. “Allah korusun böyle bir şey olursa 50 yıl bu kötü imajı silemeyiz. Bölgeyi karantinaya alırlar. Mevcut tavuk fabrika tesisleri çalışmaz, üretim yapamaz. O zaman işsizlik yeniden patlar. Turist de gelmez ilçemize” diye konuştu.
“Tehlike kapıda”
Açıklamasına, bugün yapılan ve yapılması gündemde olan faaliyetlerle ilgili devam eden Türesin; şöyle devam etti: “Şu an zaman zaman ters esen rüzgârda yol boyunca tavuk pisliği kokuları hissediliyor. Bu sebeple kimse Nallıhan-Bolu Karayolu üzerinden Mudurnu’ya giriş yapmaz. Yeni yapılacak tesisler otomatiktir. 400 binlik tavuk sürüsüne göz kontrolü ile 4 kişi bakmakta, istihdama faydası yoktur. Mudurnu’da üretilen her şey lekelenecek. Tehlike kapıda. Dağ köylerimizde ucuz araziler çok ve işletmeler için mikro klimatize doğal koruma durumundalar. Nallıhan yolu Yüzüncüyıl Köyü, Dedeler, At Yaylası, Uğurlualan yol boyu müsaittir. Tabi ki köylerimizin en az 500 metre dışına yeni kümesler kurulmalı. Bu durum entegre işletmelerimiz için de risklidir”
“Tyson tavukçuluk bile iflas etti”

“Üretim çoğaldıkça kontrolden çıkıyor. Büyüklüğe gelmez.” diyen Türesin, piyasaya dair endişelerini Amerika’dan bir örnekle gösterdi: “Amerika’da, günde bir buçuk milyon tavuk kesen, eski başkan Bill Clinton’un sponsoru, Tyson tavukçuluk bile iflas etti. Sektör kontrollü büyümelidir. Nefisler insanları ne hale getiriyor. Örnek bizleriz, bu işler cesarete bakmaz, daha fazla üretim istihdam diye maliyet düşüreceğiz derken, bankacılık sektörünün o yılki zayıflığının acısını hepimiz çektik, yaşadık. O yıllarda biz Avrupa’yı takip ettik. Hastalık tehlikesini, bugünleri gördük. 10 yıl önce kapasitemizin % 10’nunu organik köy, yayla tavuğuna çevirdik” Türesin konuşmasında, köylerde kümeslerin boş ve alt yapılarının hazır olduğunu söylerken tavukçuluk sektöründe faaliyette bulunacak sanayiciler için de tavsiyelerde bulundu: “Sanayici, tavukçularımızı da, çiftçilerimizi de koruyacak, daha fazla kazandırırken insan sağlığı ve çevremizi koruyacak, köy yaşamının devamını sağlayacak, doğal, organik, ekolojik üretimde bulunmalı. Pazar hazır. Yurt dışında üretimler daha sağlıklı ve lezzetli olduğundan, organik üretimde %35-%40 ulaşıldı. Bizim farkına varıp bu günleri görerek Türkiye’de ilk yaptığımız Yayla Köy tavuğudur. Çare, çözüm budur. Yetkili belediyemize ileri gelenlerimize kamuya, makamlarımıza duyurulur” Türesin, tavukçuluk sektörünün bir an önce gözden geçirilmesi gerektiğine de dikkat çekti.
29 Eylül 2010 Çarşamba
gerçek canavarlar!.....

Gerçek canavarlar, canavarı yaratanlardır. Önce Frankeştayn’ı biraz anımsayalım...
50-80 yaş kuşağındaki gençlerimizin(!) mutlaka hatırladıkları korku filmlerinin unutulmaz bir canavar kahramanı. Kendi adı yok aslında. O’nu yaratan doktorun “Dr. Victor Frankeştayn.” Soyadıyla anılıyor. Doktor, ölümsüzlüğü arayıp bulma yolunda ve yaratan olmak rüyasıyla kendini Tanrı sanan manyak bir bilim adamı. Kitabı 1918 tarihinde yayınlanmış. Şaşırtıcı tarafı ise yazarının Mary Shelley adında bir kadın olması.
Gelelim Modern Fankeştayn’ımıza… O kadar çoklar ki hangisini yazacağını şaşırıyor insan. Günümüzün belli başlı türleri arasında Politikacı, Asker, Bilim Adamı, Yazar, Edebiyatçı, Sanatçı, Hukukçu, Bürokrat, İş adamı ve çok daha şaşırtıcı olan nice başkaları bulunmakta. Dr. Victor yaşasaydı; kendi canavarı korkunç Frankeştayn’ının günümüzdeki versiyonlarının yanında melek gibi kaldığını görünce kafayı yerdi resmen.
Ben EN TEHLİKELİ olanını yazacağım...
Yani GIDA Frankeştayn’larını. Bunlar orijinal Frankeştayn gibi kendini Tanrıya benzetme hevesinden öte, kendilerini Tanrı sanan mega-süper dünya zararlıları. Bunlar muhtemeldir ki, ellerindeki mevcut toprakları değil ekmeye, tuvaletlerine bile yetmeyen, kökten ırkçı ve radikal faşist mutantlardır. Tanrılarını değiştiremedikleri için, Tanrının ürünleriyle (veya doğal seleksiyonla evrimleşmiş natürel gıdaların) ve onun kodlarıyla uğraşıyorlar. Hatta değiştiriyorlar.
İlk hedefleri olan az alanda çok ürün hedeflerine
ulaştılar…Yetmedi. Görüntüsüne de müdahale ettiler. Yetmedi. Rengine de müdahale ettiler. Yetmedi. Kokusuna da müdahale ettiler. Yetmedi. Tadına da müdahale ettiler. Yetmedi. Vitamin, enzim ve elementlerine de müdahale ettiler. Yetmedi. Türün devamı kodlarını içeren çekirdeğine de müdahale ettiler. Yetmedi. Kendisini, tüketenin DNA’sına kopyalayan trans-genleri ürettiler. O’da yetmedi. Ekildiği toprakları de değiştiren, zehirleyen katkılar koydular. Yine yetmedi.
Şimdi ki gizli hedefleri…
IRKLARA GÖRE ayrı etki ve tesir gösteren Biyolojik Gıda Silahları üretmek. Bir başka değişle; ırka göre hazırlanmış, yani yalnızca O ırkı hasta edecek, kısır bırakacak, hatta imha edecek Gıda Silahları üretmek. Tek kaygıları bu gizli zehirli GDO savaşlarından kendilerinin de etkilenmeleri. Görünen odur ki, keşfettikleri şeytan zehrinin panzehirlerini henüz bulamamışlar. Nasıl mı anladım? Eğer bulunmuş ve denenmiş olsaydı bu panzehir KİTLESEL ÖLÜMLER çoktan başlamış olurdu.

Mevcut duruma bakınca çıldırmamak elde değil…
Halen, Tarım ve Köy işleri Bakanlığımızın 115.000 çalışanı var.. 70 üniversitemiz, 30 ziraat fakültemiz ve 50 tarım araştırma enstitümüz bulunmakta. Ne yapar bumlar? Bulmaca mı çözerler? OK’ mi oynarlar… Veya durumun vahametinin farkında olup susarak bu cinayetlere ortak mı olurlar? Daha da ayıbı ise, içlerinde sayısız idealist gençlerimizin de bulunduğu tam 10 bin işsiz ziraat mühendisimizin göz göre göre harcanmasıdır. Ne aymazlıktır ki, veya nasıl bir işbirlikçi ihanettir ki, Türkiye tohumda tamamen dışa bağımlı hale getirilmiştir. Yoksa tüm bu rezaletler üç beş adet saltmış veya kiralanmış züppe siyasetçinin cebi için mi yaşanmaktadır? Frankeştayn tohumların icadı-mucidi ve doğal patronu şeytanın araştırmacıları, genleriyle oynayarak, gül ile limon kokulu domates yetiştirdiklerini gazetelerin Internet sayfalarında gururla yazıyorlar. Saklamıyorlar artık. Habere göre, istediğiniz şekle sahip domatesleri bile bulabilirsiniz; çekirdeksiz, kalp şeklinde, salatalık şeklinde, dilimli...
Genlerle oynama meselesi yüzde yüz doğrudur…

Bu tohumların bir ekimlik olduğunu bilmeyen yok. Yani bir defa tohum almakla kurtulamıyorsunuz. Bir gram tohumun fiyatı her dönemde bir gram altına denk. Üstelik bu Frankeştayn tohumlarını toprağa bir ektin mi artık isteseniz de yerli tohuma dönemiyorsunuz. Genetik tohum o toprağa da zarar veriyor. Artık hep bu genetik tohumu kullanmak zorundasınız. 50-70 yıl sonra ise toprak kanserojen maddelerle dolduğu için artık tamamen kullanılmaz hale geliyor.
Acı bir örnek…
Türkiye'nin patates deposu olan Niğde ve Nevşehir bölgelerinde yetiştirilen patateslerde kanserojen maddeye rastlandığı için artık patates ekimine izin verilmemesidir. Yani Frankeştaynlar şeytan tohumlarını tek başına satmıyor. Tohum alana hastalığı bedava.... Bu şeytan tohumların içine hastalık yerleştirenler, bu sayede zirai ilaç satımını da garanti altına almış oluyor. Bütün bu acı tabloya rağmen Türkiye'de yabancıların menfaatine çalışan bir patent sistemi işletiliyor.
Çok korkunç. Köylü kendi bahçesinde tohum bırakamayacak. Yoksa uluslararası mahkemede yargılanacak! Şu anda dünyada bu şeytan tohumlarını kullanma yasası çıkartan ilk ülke işgal altındaki Irak'tır. İkincisi de biz olacağız.HENÜZ SONA GELİNMEDİ.
DAHA VAKİT VAR!
Anlayalım, anlatalım, eyleme geçelim. Bildiğimiz kadar ve elimizden geldiğince. Tabii eğer çocuklarımızın da, torunlarımızın da, neslimizin de bu topraklarda yaşamaya devam etmelerini istiyorsak !
Ali Aslan Dumanol
Eğitimci, Düşünür, Yazar
AMAN SÖZÜN AZ OLSUN, AYDIN OLSUN
IŞIK SAÇSIN, BAKAN KÖRE GÖZ OLSUN!
UNITED-TURKS Birleşmiş Türkler


