6 Haziran 2013 Perşembe

Dünya "ÇEVRE GÜNÜ" ve "ÇEVRE HAFTASI"

STD FORUM :::> DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ VE HAFTASI

DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ VE ÇEVRE HAFTASI
STD BAŞKANI
HAMDİ DAĞ
            1972 Yılında İsveç’in Stockholm kentinde yapılan Birleşmiş Milletler çevre konferansında alınan kararla 05 Haziran günü Dünya Çevre Günü olarak  ( Dünya Çevre Haftası) kutlanmaktadır.
            41. kutlanan Dünya Çevre Günü ve Haftasında çevremize baktığımızda 41 yıl önceki çevre ile bu günkü çevrenin durumu itibariyle fiziki olarak baktığımızda daha da geriye gitmekte olduğu görülmektedir. Bu durum gösteriyor ki dünya devletleri ve hükümetleri 1972 yılında aldıkları kararları ciddi olarak uygulamamaktadırlar. Sanki çevrenin sürdürülebilir korunması kararı alınmamışta aksine bir karar alınmış gibi uygulamalar yapılmaktadır. Hatta gelişmiş ülkeler daha çok kirlilik yaratmakta adeta yarışıyorlar.
            Bu gidiş ile dünyamızın ömrünü daha çabuklaştırdığımızın farkında olmalıyız ve daha kararlı ve sürdürülebilir uygulamaları geciktirmeden hayata geçirmeliyiz. Ülkemizdeki ilgili ve görevli organlar bu konuda genel eğitim programları ile halkımızın çevre bilincini yükseltmek vebalini taşımaktadırlar.
            Çevrenin bozulmasının en başta gelen sebeplerinden olan tarımsal faaliyetler ve gelişen yeni teknolojilerin kullanımı konusunda üretici ve tüketiciler bilgilendirilerek topluma çevrenin hassasiyetinin fark ettirilmesi sağlanmalıdır.
            Bu eksikliklere, vurdumduymazlıklara rağmen yine de 41. Dünya Çevre Günü -Haftası ülkemize ve dünyamıza kutlu olmasını dileriz. 05.06.2013
Hamdi DAĞ
            STD- Sürdürülebilir Ekolojik Tarım ve Çevre Derneği Başkanı  

10 Mayıs 2013 Cuma

TOHUM İŞKENCESİ VE ÜRETİCİYE İHANETİN DERİN ÇİLESİ!...

Yerli tohum satan üreticiye para ve hapis cezası!
Fethiye'nin köylerinde küresel tekellere karşı yerli tohum seferberliği başlatıldı...
Türkiye'deki üreticilerin yerli tohum konusundaki sıkıntılarından yola çıkılarak geliştirilen "Yerel Tohum Üretimi ve Takas Projesi"nin çalışmalarına başlandı. 
Muğla'nın Fethiye ilçesine bağlı, Seki beldesi ile Kayaköy, 
Yaka ve Nif köylerinde yürütülecek olan projeyle, hibrit tohum kıskacındaki üreticilerin yerel tohumlarla üretim yapmaları teşvik edilirken, tüketicilere de daha sağlıklı ürünler sunulması hedefleniyor. 
Cumhuriyet Kadınları Derneği Fethiye Şubesi'nin öncülüğünde yürütülen projeye, Fethiye, Ölüdeniz ve Seki belediyelerinin yanısıra çeşitli meslek odaları ve sivil toplum örgütleri de destek veriyor. 
'ÜRETİCİ TARLASINI EKMEKTEN VAZGEÇMİŞ'
Seçilen köylerde dikim çalışmaları başlayan projeyle ilgili bilgiler veren Cumhuriyet Kadınları Derneği Fethiye Şubesi Başkanı Dr. Nalan Ünal, 
2006 yılında çıkartılan tohum yasasının ardından yaşanan sıkıntılar üzerine bölge köylerinde yaptıkları incelemeler yaparak böyle bir girişimde bulunmaya karar verdiklerini dile getirdi. 
Üretimde hibrit tohum kullanan üreticilerin, bu tohumlardan elde ettikleri ürünleri kendilerinin yemediğini kaydeden Ünal, "bu bizim çok dikkatimizi çekti. Köylüler, kendileri tüketmek için geleneksel tohumlardan ayrıca üretim yapıyorlardı. Yani hibrit tohumdan elde edilen ürünlerin sağlık açısından yarattığı risklerin farkındaydılar ve bu ürünleri kendileri tüketmekten kaçınıyorlardı. Bu, Türk tarımının içinde olduğu durumu gösteren trajik bir örnek oldu bizim için. Üretici köylümüz tarlasını  ekmekten vazgeçmiş, ekmediği ürün bedeli karşılığı  devletten aldığı parayla yetinmek zorunda kalmıştır. Senelik verilen para öyle yüksek miktar değil ancak üretici öyle bir durumda ki, ektiği zaman hasat sonu elde ettiği gelir, neredeyse devletin verdiği ekilmemiş alan parası kadar" diye konuştu. 
TOHUM YASASI İLE KÜRESEL ŞİRKETLERE PAZAR YARATILDI
Hibrit tohumların Türk üreticisini dışa bağımlı hale getirdiğinin altını çizen Ünal, yerel tohum sahibi üreticilerle bağlantı kurduklarını  belirterek bu tohumları eken gönüllü  çiftçilere ekimden hasat dönemine kadar uzman desteği sağlanacağını söyledi. 
Belediyelerin desteğiyle sağlanacak olan pazar standlarında ürünlerin tüketiciye ulaştırılacağının da altını çizen Ünal, Ocak 2004'te çıkartılan 5042 sayılı 'Islahatçı Haklarının Korunması Kanunu' ile birlikte 3 binden fazlası endemik olmak üzere 11 bin çeşit bitki türünü barındıran Anadolu toprakları bu yasayla birlikte devlet eliyle çok uluslu tohumculuk şirketlerine açıldığını, ardından ise, Ekim 2006'da yasalaşan 5553 sayılı Tohumculuk kanunu ile tohum ıslahı yapan şirketlerin hakları düzenlenerek devlet eliyle ıslahçı şirketlere pazar yaratılmasının güvencesi sağlandığına dikkat çekti.  
HİBRİT TOHUMLARLA, 
ÜRETİCİ ŞİRKETLERE BAĞIMLI HALE GELECEK
"Tohum yaşamdır. Yaşam satılamaz" vurgusu yapan Ünal,  şöyle konuştu: "çiftçilik ertesi yıl kullanılacak tohumun bir önceki yılın mahsulünden ayrılıp saklanmasıyla yapılır. Üreticimiz yıllardır hasadının bir kısmını satar ,bir kısmını kendi tüketir, bir kısmını da tohum olarak bir sonraki seneye ayırır. Aynı tarlada her sene aynı ürün ekmemek içinde takas yapar. Bunda kıskançlık yoktur. Ekonomik çıkar yoktur. İşte bu dayanışmadır. Tam da yok edilmek istenen budur. Üretici, yeni düzende Kısır-F1 hibrit tohumlarla uluslar arası tohum şirketlerine bağımlı, kendi toprağında tarım işçisi haline getirilecek, dayanışma yok olacaktır."
DEĞİŞKEN DOĞAL TOHUMLAR PATENTLENEMİYOR
Söz konusu yasal düzenlemelerin tohuma kayıt ve sertifika şartı getirdiğini anımsatan Ünal, üreticiye verilen 5 yıllık geçiş süresinin Ekim 2011'de dolduğunu anımsatarak, "kayıt altına alınacak tohumun değişmeksizin aynı kalması  şartı getirildi. Üreticilerimiz bilirler. Doğada tohumlar aynı kalmaz. Tozlaşma, arılar vs ile yıldan yıla bile değişiklik gösterir. Doğal olan bu tohumlar kısır değildir ve değişkendir. Değişken olması patent almasının önünde engeldir" dedi. 
YEREL TOHUM SATAN ÜRETİCİYE PARA VE HAPİS CEZASI
Doğanın patentlenemeyeceğini savunan Ünal, "patent almamış kayıtlı olmayan tohumla üretim yaparsanız satış yapamazsınız, şartı getirildi. Yasa varsa yaptırım vardır. Uyulmazsa da cezası vardır. Çiftçimiz F1-Hibrit tohumu almayıp kendine ait yerel tohumu satmaya kalkarsa ne olacak? Yasanın 12. Maddesine göre ilk etapta 10 bin TL para cezası, tekrarı halinde ise 5 yıl faaliyetten men ve tohumlara bakanlıkça el konulacak. Eğer tohumların imhasına karar verilirse, Bakanlık imha edecek ancak masrafları çiftçi ödeyecek. Çiftçi borcunu ödeyemezse haciz ve hapis cezası ile cezalandırılacak" bilgisini aktardı. 
SATIŞI YASAKLANAN YERLİ TOHUMLAR TAKAS EDİLECEK
Projenin bir ayağını da tohum takası şenliğinin oluşturduğunu kaydeden Ünal, böylece sağlıklı ve yerel tohumların kaybolmasının önüne geçilmesini  ve yasayla satışı yasaklanan tohumların takas yoluyla üretimini arttırmayı hedeflediklerini dile getirdi. 
Cumhuriyet Kadınları Derneği Fethiye Şubesi'nin yürüttüğü projeye, Fethiye, Ölüdeniz ve Seki belediyelerinin yanı sıra, Ziraat Müh. Odası Muğla Şubesi, Fethiye Ziraat Odası, Köy-Koop Muğla Bölge Birliği, Or-Koop Muğla Bölge Birliği, Seki Kalkınma ve Dayanışma Derneği, Yaka Köyü Muhtarlığı, Fethiye Tema Vakfı gibi kurumlar da destek veriyor. (10 Mayıs 2013, Yusuf Yavuz)

19 Nisan 2013 Cuma

LEONARDİT?...

LEONARDİT NEDİR?
                      TARIMDA ÖNEMLİ BİR YENİLİK…                               
LEONARDİT; DİĞER BÜTÜN MADENLER GİBİ, KENDİNE HAS FİZİKSEL VE KİMYASAL ÖZELLİKLERİ İLE KENDİNE HAS OLUŞUM SÜRECİ VE JEOLOJİSİ OLAN DOĞAL BİR MADENDİR.  
Bu gün Ülkemizde diğer madenlerle en fazla karıştırılan ve en fazla birbirinden çok farklı tanımlara sahip olan maden kuşkusuz leonardittir. Bazı kaynaklara göre leonardit linyit kömürüdür. Başka bazı kaynaklara göre ise; leonardit torfdur (turbadır), gidyadır, olgunlaşmamış kömürdür, yeşil renkli tatlı su çamurudur veya kimyasal işlemler sonucu elde edilmiş bir kimyasal maddedir. Bir başka deyişle, içeriğinde az veya çok hümik asit bulunan tüm maden veya maden benzeri kaynaklar leonardit olarak da adlandırılıyor gibi gözükmektedir. Gerçekte, leonardit yukarda sıralı olanların hiçbirisi değildir. Leonardit; oluşumu, jeolojisi, fiziksel ve kimyasal özellikleri ile diğerlerinin hepsinden farklı olan başka bir madendir.
“Leonardit” adı Maden Kanunumuzun 5’inci Maddesi, IV-B Gurubu içerisinde açıkça yazılıdır. Dolayısıyla, leonarditin yukarıda sıralı diğer madenlerden (veya maddelerden) farklı ve ayrı bir maden olduğu yasal olarak da özellikle belirtilmiş durumdadır.
Leonarditin tüm Dünya’da göreceli olarak yeni tanınmaya başlanan bir maden olması ve uluslararası düzeyde kabul edilmiş bir tanımının henüz olmaması bu kavram karışıklığının temel nedenleridir. Ne yazık ki aynı karışıklık başka birçok ülkede de halen vardır.
Leonardit madenirin sahip olduğu çok sayıda farklı tanımları içersinde Wikipedia Ansiklopedisi’nde yapılan tanımı en akla yakın olanıdır. Wikipedia’nın tanımından da yararlanılarak leonardit madeni şöyle tanımlanabilir:
LEONARDİT; ALKALİ ÇÖZELTİLERDE KOLAYCA ÇÖZÜNEBİLEN, SİYAH VEYA KOYU KAHVERENGİ RENKTE, PARLAK VE CAMSI GÖRÜNÜŞLÜ YUMUŞAK BİR MADENDİR. ORGANİK KÖKENLİ TORTUL KAYAÇLARIN MİLYONLARCA YIL SÜREN ÇOK YAVAŞ OKSİDASYONU VE KİMYASAL DEĞİŞİMİ SONUÇU OLUŞMUŞ BİR BAŞKALAŞIM KAYACIDIR.
LEONARDİT MADENİNİN BAZI AYIRT EDİCİ ÖZELLİKLERİ:
-       Siyah – koyu kahverengi arası renklerdedir.
-       Görünüşü camsı ve parlaktır.
-       Yoğunluğu 0,70 gr/cm3 ile 0.90 gr/cm3 arasındadır.
-       Asit özelliktedir, pH değeri 3 ile 5 arasındadır.
-       Oldukça yumuşak bir madendir ve sertlik derecesi 1 civarındadır (Mohs sertlik skalası).
-       Kristal yapısı amorftur.
-       Organik kökenlidir.
-       Başkalaşım kayacıdır.
-       Yüksek oranlarda hümik asitler içerir.
-       İçerdiği hümik asitler uzun zincir moleküller yapısındadırlar.
-       Alkali çözeltilerde kolayca çözünebilir.
LEONARDİT MADENİ NERELERDE KULLANILIR?
Leonardit madeni hümik asitlerin temel hammaddesidir ve içerdiği yüksek oranlardaki hümik asitlerden dolayı önemli bir ekonomik değere sahiptir.
Dünya’da ve Ülkemizde leonardit madeni en yaygın olarak tarımda, organik toprak düzenleyicisi olarak, kullanılmaktadır. Leonarditin diğer kullanım alanları ise şöyle sıralanabilir:
Ø  Toprağın ıslah edilmesinde. Sanayi artıklarının kirlettiği toprağın temizlenmesinde.
Ø  Derin sondajlarda, sondaj çamuru katkı maddesi olarak.
Ø  Hayvan yemi katkı maddesi olarak.
Ø  Dökümcülükte; döküm kalıp kumuna katkı malzemesi olarak.
Ø  Hava ve su filtre sistemlerinde. Kağıt, boya, mürekkep, çimento ve seramik endüstrilerinde.
Bunların dışında; denizlerdeki petrol kirlenmeleri ile sulardaki radyoaktif kirlenmelerin temizlenmesinde ve tıpta kanser dahil birçok hastalığın önlenmesi veya tedavisi konularında  leonarditin kullanımı ile ilgili çok ciddi araştırmalar yapılmaktadır. Tıpta, bazı hastalıklar için araştırma aşaması geçilmiş durumdadır ve leonarditin (hümik asitin) hammadde olarak kullanıldığı ilaçlar kullanılmaya başlanılmıştır.
LEONARDİTİN KALİTESİ VE İÇERİSİNDEKİ HÜMİK ASİTLERİN ORANI NEDİR?
Bu konuda Uluslararası düzeyde kabul edilmiş bir standart bulunmamaktadır. Ancak, bir madenin leonardit madeni olarak kabul edilebilmesi için; içerisindeki hümik asitlerin kuru bazda en az %50 oranında, pH’ının 3 ile 5 arasında ve yoğunluğunun da 0,90 gr/cm3’den az olması gerektiği genel olarak kabul edilmektedir. Öte yandan, Tarım Bakanlığı’nca yayımlanan “Tarımda Kullanılan Organik, Organomineral, Özel, Mikrobiyal ve Enzim İçerikli Organik Gübreler ile Toprak Düzenleyicilerin Üretimi, İthalatı, İhracatı, Piyasaya Arzı ve Denetimine Dair Yönetmelik” tarımda kullanılacak leonardit madeninin en az %40 oranında hümik asitler içermesini şart koşmaktadır. 
Bazı kaynaklarda ise leonardit ile ilgili düşük, orta ve yüksek kalite sınıflandırılması yapılıp aşağıdaki tablo verilmektedir:


Kalite                                      Yüksek Kalite              Düşük Kalite                Orta Kalite
Hümik asit içeriği ( % )             :      35 - 50               50 - 65                     65 - 85
Organik madde miktarı (% )     :      minimum 35      minimum 50                minimum 65
pH değeri                                :      6,5 ± 1                  5,5 ± 1                    4 ± 1
C/N                                        :      1 ± 1                    19 ± 1                    17 ± 1
Özgül ağırlık (gr/cm3)   :      1,4 ± 0,1               1,2 ± 0,1                  0,8 ± 0,1
Bazik solüsyonda çözünürlük:     düşük                     orta                        yüksek

Bu tabloda, özellikle “Düşük Kalite” sütunundaki tüm değerler leonarditten daha çok bazı linyit kömürlerini çağrıştırmaktadır. Bu tablonun doğru kabul edilmesi durumunda, linyit kömürünün düşük kaliteli leonardit olarak üretilmesi ve satılması tehlikesi vardır ve ne yazık ki bu tehlike tüm Dünya’da şu anda gerçekleşmektedir. Dünya’daki ve Ülkemizdeki Leonardit madenciliği yapan veya leonarditi pazarlayan firmaların katalogları incelendiğinde hümik asit oranlarının %25’den %85’e kadar ve pH’larının 3’den 12’ye kadar değiştiği, yani çok büyük farklılıklar gösterdiği göze çarpmaktadır. Öteki çelişkiler bir yana bırakılsa bile, asitik özelliklere sahip bir madenin (lenarditin) pH’ının 7’den büyük olması anlaşılabilir değildir. Leonardit madeninin uluslar arası kabul edilmiş bir tanımının ve standardının olmaması bu sonucu doğurmaktadır.
LEONARDİT İÇERİSİNDEKİ HÜMİK ASİTLER NELERDİR?
Leonarditin içerisindeki hümik asitler şunlardır:
a-    Hümik Asit: pH’ı 7’den küçük olan asitik özellikteki sularda çözünemez, daha yüksek pH derecelerindeki suda veya alkalik özellikteki çözeltilerde çözünebilir. Moleküler ağırlığı fazla olup uzun zincir molekül yapısındadır. Rengi, koyu kahverengi ile siyah arasındadır.
b-    Fülvik Asit: Bütün pH derecelerindeki (asitik veya bazik) suda veya çözeltilerde çözünebilir. Moleküler ağırlığı düşük olup, kısa zincir molekül yapısındadır. Rengi,  açık sarı ile sarı-kahverengi arasındadır.
Bir kavram karışıklığını gidermek için “leonardit içerisindeki hümik asit (asitler) oranı” ile ne kastedildiğinin açıklanması gerekir. Bütün yayınlarda, leonardit üreticisi veya pazarlayıcısı firmaların kataloglarında, leonarditin en ayırt edici özelliği olarak “hümik asit oranı” veya “hümik asitlerin oranı” verilir. Buralarda kastedilen, leonarditin içerisindeki hümik ve fülvik asit oranlarının toplamıdır.
DİĞER HÜMİK ASİT KAYNAKLARI NELERDİR?
Hümik asit kaynakları birçok yayında yıllardır aşağıdaki tabloda görüldüğü şekilde verilmektedir:

                    Kaynak                                   Hümik Asitler (Hümik+Fülvik) Yüzdesi (%)
                    Leonardit :                                                           40-90
                    Turba (Torf) :                                                       10-30
                    Linyit :                                                                  10-30
                    Hayvan Gübresi :                                                  5-15
                    Kompost :                                                              2-5
                    Toprak veya Arıtma Çamuru :                              1-5
                    Taş Kömürü :                                                         0-1

Bu tablo yaklaşık 15 yıl önce hazırlanmıştır ve daha çok farklı maddeler içersindeki hümik asit oranlarının kıyaslanması amacına yöneliktir. Bu tablonun güncellenmesi gerekir. Her şeyden önce, tabloya gidya  eklenilmelidir. Kompost, toprak, arıtma çamuru, taş kömürü gibi hümik asit oranları %5’den bile düşük olan ve hiçbir zaman hümik asit hammaddesi olarak kullanılamayanlar listeden çıkartılmalıdır. Hayvan gübresi ise çok fazla araştırmacı tarafından hümik asit kaynağı veya hümik asit hammaddesi olarak kabul edilmemektedir. Bu değerlendirmelerin ışığında tablo yeniden hazırlanıp aşağıda sunulmaktadır.

                                       Doğal Hümik Asit Kaynakları:
                    Kaynak                                   Hümik Asitler (Hümik+Fülvik) Yüzdesi (%)
                    Leonardit :                                                           40-90
                    Gidya                                                                   10-30
                    Turba (Torf) :                                                       10-30
                    Linyit :                                                                    1-30

Bunların dışında, bitkilerden de kimyasal yöntemlerle hümik asit elde edilmektedir.
Her iki tabloda da açıkca görülebileceği gibi en yüksek hümik asit oranına sahip olan ve en önemli hümik asit kaynağı, tartışmasız bir şekilde, leonardittir. Oran olarak tartışılmaz üstünlüğünün yanı sıra, leonarditin içerdiği hümik asitlerin (özellikle tarımda) nitelik olarak da daha uygun, daha yararlı ve biyolojik aktifliğinin daha yüksek olduğu çeşitli araştırmalarla kanıtlanmış durumdadır.
LEONARDİTİN TARIMDA KULLANIMI.
Dünya’da ve Türkiye’de leonardit madeninin yıllık üretimi ve yıllık kullanımı ile ilgili güvenilir istatistiki bilgiler bulunmamaktadır. Ancak, üretilen leonarditin çok büyük kısmının tarımda, organik toprak düzenleyicisi olarak, kullanıldığı bilinmektedir.
Lenarditin tarımda kullanımı esas olarak iki şekilde olur; katı (granül) veya sıvı olarak.

Katı (granül) kullanım: Madenden çıkartılan leonardit; kırılması, öğütülmesi, elenmesi, içerisindeki yabancı maddelerin temizlenmesi ve kurutulup suyunun alınması için bir dizi fiziksel işlemlerden geçirilir. Daha sonra torbalanıp tarlaya iletilen leonardit (toprağın, bitkinin ve leonarditin türü ve özelliklerine göre değişen oranlarda) toprakla karıştırılır.
Sıvı olarak kullanım: Leonardit, reaktör adı verilen kazanlarda potasyum hidroksit ile kimyasal işleme sokularak ham sıvı hümik asit elde edilir. Homojenizasyon ve filitrasyon işlemlerinden geçirilen sıvı hümik asit şişelenip satılır. Sıvı hümik asit tarlada, sulama suyuna karıştırılarak kullanılabileceği gibi, yapraktan da uygulanabilir.
Sıvı hümik asitin bütün suyu buharlaştırılırsa potasyum humat adı verilen ve su içerinde kolayca eriyebilen kristalize hümik asit elde edilir. Katı formda pazarlanan bu malzeme istenilen oranda su ile karıştırılarak tekrar sıvı hümik asit elde edilir.
Granül leonardit veya sıvı hümik asit tarımda tek başlarına kullanılabildikleri gibi, doğal veya kimyevi gübrelerle karıştırılarak veya kaplama yapılarak da kullanılırlar. Ayrıca, sıvı hümik aside makro ve mikro besin elementleri ilavesi ile çok değerli Bitki Gelişim Düzenleyicileri (BGD) elde edilmektedir.
Leonarditin ve leonarditten elde edilen hümik asitin Organik Tarımda kullanılmaya uygun olduğu bazı ülkeler tarafından kabul edilmiş durumdadır. Gerçekte, tümüyle doğal bir maden olan ve hiçbir zararlı bileşeni bulunmayan leonarditin organik tarımda tüm ülkelerde güvenle kullanılmaması için bir neden gözükmemektedir. Ancak, birçok ülkede hala başka bazı madenlerin ve maddelerin leonardit adıyla satılabiliyor olması gerçek leonarditin organik tarımda kullanılmasında da kafa karışıklığına neden olmaktadır.
            ***
            (*) Dr. Selami İstanbulluoğlu, Maden Y. Mühendisi

27 Mart 2013 Çarşamba

2013 TARIM DESTEKLERİ

2013 TARIM DESTEKLERİ
Tarıma 9 milyar lira destek
Geçmiş yıllarda olduğu gibi tarıma desteklerini yine ilk kez DÜNYA açıklıyor. Geçen yıl 7 milyar 552 milyon lira olan tarım destekleri, 2013’te yüzde 19 artışla 8 milyar 975 milyon liraya çıkarıldı. Destek miktarı en fazla artan kalemler hayvancılık, fark ödemeleri (prim) ve alan bazlı destekler oldu.
Saman krizi yem desteklerini artırdı
Hayvancılık sektöründe yaşanan saman krizi ve ilk kez saman ithal edilmesi 2013 tarım desteklerine de yansıdı.Hükümet 2013’te yem bitkileri desteğini artırırken ilk kez kaba yeme de kilo başına 25 kuruş destek verecek.
Tarımsal Destekleme ve Yönlendirme Kurulu tarafından kabul edilen ve Bakanlar Kurulu’na sunulan 2013 tarım desteklerinde alan bazlı olarak adlandırılan gübre, mazot, toprak analizi desteklerinin tamamında artış sağlandı. Alan bazlı diğer desteklerden organik tarımda sadece meyve ve sebze üretiminde destek artırılırken diğer kalemlerde ve iyi tarım uygulamalarında destekler geçen yılın seviyesinde kaldı.
Prim desteği verilen 17 üründen 3’ünde artış var
Fark ödemesi(prim) desteği verilen 17 üründen sadece 3’ünün desteği artırıldı. Bu şanslı 3 ürün kütlü pamuk, zeytinyağı ve aspir oldu. Pamuk primi kilo başına 46 kuruştan 50 kuruşa, aspir primi 40 kuruştan 45 kuruşa ve zeytinyağı primi ise kilo başına 50 kuruştan 60 kuruşa çıkarıldı.
İZMİR- Tarım sektörüne 2013 yılında 8 milyar 975 milyon lira destek verilecek. Geçen yıla göre yüzde 19 artırılan tarım desteklerinde aslan payını alan bazlı destekler, hayvancılık ve fark ödemesi (prim) destekleri aldı.
Gazeteniz DÜNYA geçmiş yıllarda olduğu gibi tarım desteklerini herkesten önce açıklıyor. Beş bakanlığın temsil edildiği Destekleme ve Yönlendirme Kurulu’nda kabul edilen ve Bakanlar Kurulu’nda imzalandıktan sonra Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girecek olan 2013 tarım desteklerinde en yüksek payı 17 üründe verilen fark ödemesi oluşturuyor. 2013 yılında 17 ürüne toplam 3.1 milyar lira destek verilecek. Bu, toplam desteklerin yüzde 34.7’sini oluşturuyor. İkinci sırada ise hayvancılık destekleri var. Bu yıl toplam desteklerin yüzde 27.4’ü olan 2.4 milyar lira destek verilecek. Mazot, gübre, toprak analizi, organik tarım ve iyi tarım uygulamalarını kapsayan alan bazlı desteklerin toplam desteğe oranı ise yüzde 25.7 olacak. Alan bazlı 2.3 milyar lira destek ödenecek.
Prim desteği 3 üründe arttı, 14’ü aynı kaldı
Toplam destek bütçesinden en yüksek payı alan ve 17 üründe verilen fark ödemesi(prim) desteğinde 14 üründe artış yapılmazken sadece 3 üründe prim artışı yapıldı. Buna göre, kütlü pamuk primi kilo başına 46 kuruştan 50 kuruşa, aspir için ödenen prim 40 kuruştan 45 kuruşa ve zeytinyağı primi ise kilo başına 50 kuruştan 60 kuruşa çıkarıldı. Geçen yıl olduğu gibi kilo başına yağlık ayçiçeğine 24 kuruş, soya fasulyesine 50 kuruş, kanolaya 40 kuruş, dane mısıra 4 kuruş, buğday, arpa, çavdar, yulaf, tritikaleye 5 kuruş, çeltik, kuru fasulye, nohut ve mercimekte ise kilo başına 10 kuruş fark ödemesi yapılacak.
Alan bazlı desteklerde artış
Tarımsal Destekleme ve Yönlendirme Kurulu tarafından kabul edilen 2013 tarım desteklerinde alan bazlı olarak adlandırılan gübre, mazot,toprak analizi desteklerinin tamamında artış sağlandı.Alan bazlı diğer desteklerden organik tarımda sadece meyve ve sebze üretiminde destek artırılırken diğer kalemlerde ve iyi tarım uygulamalarında destekler geçen yılın seviyesinde kaldı.
Peyzaj ve süs bitkileri, özel çayır mera, orman emvali alanlar için geçen yıl dekara 2.7 lira olan mazot desteği bu yıl 2.9 lira olarak ödenecek. Gübre desteği ise bu alanlar için 3.7 liradan 4 liraya çıkarıldı. Hububat, yem bitkileri, baklagiller, yumrulu bitkiler, sebze ve meyve alanları için dekar başına 4 lira olan mazot desteği 2013’te 4.3 liraya gübre desteği de 5 liradan 5.5 liraya yükseltildi. Yağlı tohum ve endüstri bitkilerinde ise dekara 7 lira olan mazot desteği 9 lira, 6.3 lira olan gübre desteği de 7 lira oldu.
Gübre ve mazot desteği almak için zorunlu olan toprak analizinin desteği ise geçen yıl olduğu gibi dekara 2.5 lira olarak uygulanacak.
Organik tarımda kısmi artış
Alan bazlı destek kalemlerinden organik tarımda sadece meyve ve sebze üretiminde destek artışı oldu. 2013’te organik olarak üretilen meyve ve sebzede dekar başına üreticilere 50 lira destek verilecek. Tarla bitkilerinde ise geçen yıl olduğu gibi dekara 10 lira ödenecek. İyi tarım uygulamalarında geçen yıl olduğu gibi meyve ve sebze de dekara 25 lira, örtü altı tarımda ise dekara 100 lira destek verilecek. İyi tarımda destek artışı yapılmadı.
Hayvancılığa 3 yeni destek
Bu yıl geçmiş yıllardan farklı olarak 3 yeni destek uygulanacak. Bu desteklerin 3’ü de hayvancılık sektörüne yönelik olacak. Hastalıktan ari hayvancılık işletmelerinde onaylı süt çiftliği sertifikası olan işletmelere hayvan başına 50 lira fazladan destek verilecek. Manda üretimini artırmak için damızlığa ayrılan her manda yavrusu için üreticiye 100 lira destek verilecek. Geçen yıl hayvancılık sektörünün en önemli sorunu haline gelen ve ithalatla çözüme kavuşturulmaya çalışılan saman ve kuru ot için de yeni bir destek öngörülüyor. Buna göre, 2013 yılında kaba yem için kilo başına 25 kuruş destek verilecek.
Saman krizi yem desteklerini artırdı
Hükümet, 2013 yılında sadece saman ve kuru ot üretimini desteklemekle kalmayarak, yem bitkileri üretim desteklerini de artırıyor. Geçen yıla kadar çok yıllık yem bitkileri üretiminde sadece bitkinin ekildiği yıl destek verilirken 2013’ten itibaren her yıl bu destek verilecek. Buna göre daha önce sulu yoncada sadece ekim yılında dekar başına 130 lira olan destek bu yıl dekar başına 50 lira, kuru yoncada dekar başına 30 lira ve korunga için dekar başına 40 lira olarak verilecek. Bu destekler sadece ekim yılında değil her yıl ödenecek. Tek yıllık yem bitkilerinde ise dekar başına 30 lira olan destek 35 liraya çıkarılıyor. Silajlık tek yıllık yem bitkilerinde dekar başına 45 liradan 50 liraya, silajlık sulu mısırda 55 liradan 75 liraya, silajlık kuru mısırda dekar başına destek 30 liradan 35 liraya çıkarıldı. Yapay çayır ve mera için dekar başına ödenen 75 liralık destek ise dekar başına 100 liraya çıkarıldı.
Küçükbaş hayvancılık öne çıkarılıyor
Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, her fırsatta Türkiye’nin büyükbaş hayvancılığa uygun bir ülke olmadığını belirterek “Buğday ile koyun gerisi oyun” deyimini hatırlatıyor. Eker’in dile getirdiği bu görüş hayvancılık desteklerine de yansıyor. Küçükbaş hayvancılık destekleri her yıl biraz daha artırılıyor. 2013’te de küçükbaş hayvancılık desteklerinin tamamında artış yapılması dikkat çekiyor. Geçen yıl koyun ve keçide hayvan başına 18 lira olan destek bu yıl 20 liraya çıkarılıyor. Koyun, keçi ve manda sütüne verilen litre başına 15 kuruşluk prim de 2013’te 20 kuruşa çıkarıldı.
Büyükbaş hayvan destekleri artmadı
Küçükbaş hayvan destekleri artarken büyükbaş hayvancılık desteklerinde artış yapılmadı. 2012’de olduğu gibi 2013’te de sığırda hayvan başına 225 lira, etçi ırklarda ve mandada hayvan başına 350 lira, besi hayvanı için hayvan başına 300 lira destek verilecek. Islah Amaçlı Küçükbaş Hayvan Yetiştirici Birliklerine yürüttükleri proje kapsamında hayvan başına 18 lira olan destek ise 20 liraya çıkarıldı. (01 Mart 2013, STD & Dünya Gazetesi)
 

CEVİZ...

CEVİZ PROJELERİ
Ali Ekber YILDIRIM
Uzun yıllar hobi olarak görülen ceviz yetiştiriciliğinin  ekonomik değeri nihayet anlaşılmaya başlandı.
Ceviz üretimi şimdilerde daha bilinçli yapılıyor. Buna paralel olarak ceviz fidancılığında da büyük aşamalar kaydedildi. Yılda ortalama 2 milyon adet ceviz fidanı satılıyor. Ülkenin her yerinde ceviz üretimi için projeler geliştiriliyor. Bu projeler bilimsel çalışmalarla destekleniyor. Devlet tarafından da yeterli desteği görürse Türkiye, yakın zamanda ceviz ithalatçısı olmaktan çıkarak ihracatçı konuma geçebilir.
En büyük projelerden birisi, “Türkiye Ceviz Yetiştiriciliğini Geliştirme Entegre Projesi”si Gaziosmanpaşa Üniversitesi Öğretim Üyesi ve ceviz konusunda Türkiye’nin sayılı uzmanlarından Prof. Dr. Yaşar Akça tarafından yürütülüyor. Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) tarafından desteklenen, 7 üniversite ve 4 araştırma enstitüsünün de yer aldığı  projenin bütçesi 1 milyon.414 bin TL.  Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, bu proje ile ceviz üretimini 100 bin ton artırmayı  hedefliyor. 
Ceviz konusunda bizi en çok heyecanlandıran projelerden birisi de Hakkari’de gerçekleştiriliyor. Hakkari Valisi Ayhan Nasuhbeyoğlu ve Prof. Dr. Yaşar Akça’nın çabaları ile iki yılda Hakkari’ye 57 bin ceviz fidanı dikildi. Hedefleri, Zap vadisinde ceviz ormanları oluşturarak Hakkari’de yaşayanlara yeni bir iş ve aş sağlamak.
Bir başka önemli projeyi ise Çorlu Ticaret ve Sanayi Odası yürütüyor. Oda Başkanı Tarkan Ersin ve çalışma arkadaşları  Çorlu ile cevizi özdeşleştirmek ve marka yaratmak için yoğun çaba gösteriyor.
Avrupa Birliği desteği ile Şebinkarahisar’da yürütülen organik ceviz üretim projesi ve daha birçok çalışma var.
Trakya’dan Hakkari’ye ülkenin her yerinde ceviz üretimine bir yönelme var. Bu yönelmenin katma değer yaratması için konunun uzmanı Prof. Dr. Yaşar Akça çok önemli bir uyarı yapıyor: 
“Ekolojik koşullara adaptasyon özelliği yüksek, verimli ve kaliteli ürün veren dış satıma uygun çeşitlerle kapama ceviz bahçeleri kurulmalı.”
Ceviz üretmek için 1 dekar alana 15-20 adet ceviz fidanı dikilebiliyor. Beş yılda ağaç başına ortalama 10 kilogram ceviz alınabiliyor. 10 yıldan sonra verim 25-30 kilograma ulaşıyor. 5 dekar ceviz bahçesi olan bir üretici 50 ağaçtan yılda 2.5 ton kabuklu ceviz alabilir ve bunun karşılığı 12 bin 500 TL civarında gelir elde edebilir.
Ceviz üretimine yönelik yatırımlar üretim verilerine de yansıyor. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre ceviz üretimi 2006′da 129 bin 614  ton olarak gerçekleşti. 2007 üretim tahmini ise 185 bin 620 ton. Üretimde yüzde 42 oranında bir artış görülüyor. Bu rakamlar abartılı görünse de ceviz üretimine olan ilginin boyutunu gösteriyor.

5 Mart 2013 Salı

Yem Fabrikaları Fahiş Fiyattan Yem Satıyor

Tarsus Ziraat Odası Başkanı: 
Yem Fabrikaları Fahiş Fiyattan Yem Satıyor
ÇAPAR KANAT
Son yıllarda hayvancılık sektörü endüstriyel süt sektörünün çiğ süt fiyatları ve canlı hayvan ithalatının baskısı altında idi. Son günlerde buna yem fabrikalarının fahiş fiyat iddiaları da 
eklendiği görülüyor.
Tarımsal Süt Üreticileri Merkez Birliği Sayın Ali Koyuncu şahsımıza yaptığı özel açıklamada ve bundan önceki yazdığımızda yem fabrikalarının fahiş fiyatla fabrika yemi sattıklarını bu nedenle fabrika yemlerinin de ithal edilmesi gerektiğini bildiren açıklamalarda bulunmuştu. Tarım ile ilgili kuruluş temsilcilerinin görüşlerini aktarmaya devam ediyoruz.
Tarsus Ziraat Odası Başkanı Sayın Ali Ergezer;
TSÜMB Başkanı Sayın Ali Koyuncu’nun fabrika yemlerinin fahişliği konusundaki beyanları tamamen doğrudur. Büyükbaş, küçük baş hayvan fabrika yemlerinin ana maddeleri dane yemler ve yemlik buğdaydır. Türkiye de buğday hasadı esnasında yağışların da olması dolayısı ile oldukça yüksek yemlik buğday ortaya çıkmaktadır. Dane mısır ve buğday da fiyatlar geçen ve evvelki yılda hemen hemen aynı iken, hatta yem fabrikalarının önüne TMO ithal daha ucuz dane mısırı koymuşlar iken bu fabrikalar elde ettikleri ucuz hammaddelerin fiyatlarındaki ucuzluğu sattıkları hayvan yemine yansıtmadılar. Bizden sürekli ucuza elde ettikleri hammaddeleri işleyip satarlar iken fahiş fiyattan satmaktadırlar.
Fabrika yemindeki gümrük oranları sıfırlandığı takdirde bu sefer dane mısırı üreten çiftçilerimiz zarar görecek, bunu satın alacak yerli fabrika bulamayacaktır. Gümrük vergileri bu oranda devam ettiği takdirde de hayvancılık sektörü yem fabrikalarının insaf ve merhametine terk edilmiş vaziyette olacaktır. Yem fabrikaları çiftçiler ve hayvancılık sektörü arasında aracıdır. Türkiye de üreticiler değil aracılar para kazanıyor. Devlet bunun bir şekilde hal çaresini bulmak zorundadır.  Bu çarelerden biri ise fabrika yemlerindeki gümrük oranlarının mevcut % 130 oranından % 100’e çekilerek fabrika yemi üreticilerinin fahiş fiyat politikalarına dur denilebileceğini devlet göstermelidir. Veya fabrika yemi ithalatı da yapılabilir seviyeye gelmesi için gümrük vergileri gerekirse daha da aşağılara çekilmelidir..diyor.
Ziraat Mühendisleri Odaları Başkanı Sayın Dr. Turhan Tuncer:
Ülkemizde tarımsal girdilerin ve elde edilen ürünlerin fiyatları (üretici bazında) düşünüldüğünde tarımsal faaliyeti gerçekleştirmek her geçen gün zorlaşmakta, diğer ülkelerle rekabet etmek olanaksız hale gelmektedir.
Tarımsal istatistiklerimiz incelendiğinde ekilmeyen buna ekilemeyen de diyeceğimiz topraklarımızın miktarı sürekli artmakta üreticilerimiz üretimden kopmaktadır. Üretimi bırakan insanı yeniden üretime döndürmek çok zordur.
Bütün belirtilen bu olumsuzluklar düşünüldüğünde Hayvan ve et ithalatı nasıl ki tüketici bazında et fiyatlarını düşürmediği gibi yerli besicilerimizi ayakta duramaz hale getirmiştir.
Düşünülen fabrika yemi ithalatı geçici bir süre üretici açısından yem fiyatlarını ucuzlatabilir. Ancak bu hem yem sanayicilerimiz, hem de yem ham maddesi üreten üreticilerimiz için yıkım olur. Bu uygulamalar bizleri sürekli ithalata mahkum eder. Günlük çözümler yerine yerli üretimi artırmanın yöntemleri geliştirilmeli, hayvancılık yapan işletmelerin özelikle kaba yemini kendisinin üretmesi teşvik edilmeli, verilen kredilerde bu durum ölçüt olarak düşünülmelidir.
Tarımsal sektörümüzü sadece hayvancılık ve yem yönünden değerlendirdiğimizde dahi kapatılan KİT’lerimizin ne kadar önemli olduğu bu yaşanan olaylarla ortaya çıkmaktadır.
Türkiye toprak, iklim ve bitki zenginliği bakımından önemli potansiyeli bulunan bir ülkedir. Bu ithalat sürecinin tersine dönmesi Türkiye’nin kendi ekolojik koşullarına, insanının ihtiyaç ve çıkarlarına uygun sürdürülebilir üretim planları yapmasına ve doğru tarım politikaları uygulamasına bağlıdır, diyor.
Sektörün ve ilgililerin görüşlerini yansıtmaya gelecek yazımızda da devam edeceğiz.
***
URL: http://www.ciftlikdergisi.com.tr/?p=37905
Yazan: Çapar KANAT - 23 Şubat 2013.
Yorum: Adnan SERPEN - 28 Şubat 2013
Çapar Bey,
Yorumlarınıza tamamen katılıyorum,haklısınız,özelleştirmenin hayvancılık sektörümüze etkilerinin neler olacağı zamanında dile getirilirken alay edildi,yine özelleştirmenin olumsuz etkilerinin bu şekilde olacağını kimse tahmin etmedi.Çünkü özelleştirmeyi savunanlar ve uygulamaya konan siyasi oterite planlama anlayışından uzak yarının ne olacağını kestiremeyen kişiler olunca böyle bir tablonun yaşanması elbette kaçınılmaz.Özelleştirmeyi yere göğe sığdıramayan ekonomistlerimiz ve meslek mensupları görsünler. Hayvancılıkla ilgili oldukça ilginç bir dönem yaşıyoruz, sorunlar azalacağı yerde gittikçe içinden çıkılmaz hale geliyor. Böyle bir tabloyu hayvancılığı ve ekonomileri gelişmiş ülkelerde göremiyoruz,çünkü herşey belli bir plan ve program dahilinde yapılıyor. Bizde ise daima siyasi otoritenin öncelikleri dikkate alınır ondan sonra planlama arkadan gelir.Durum böyle olunca ters ve yanlış giden kesin bir şeylerin olduğunu düşünüyorum, selamlar.
Adnan SERPEN
Veteriner Hekim
İZMİR

15 Şubat 2013 Cuma

NASA’nın Fırat-Dicle Havzasına İlişkin Öngörüsü

NASA’nın Fırat-Dicle Havzasına İlişkin Öngörüsü
Dr. Tuğba Evrim Maden, ORSAM Su Araştırmaları Programı Uzmanı, temaden@gmail.com
Nüfus artışı, ekonomik büyüme, toprak kullanımlarının değişimi, kirlilik, su kaynakları üzerinde yarattığı baskı iklim değişikliğinin değiştirdiği şartlar ile daha da artmaktadır. İklim değişikliği suyun doğal döngüsünü, hidrolojik çevrimi doğrudan etkilemektedir. NASA’nın dün yaptığı açıklamayla birlikte, günümüzde dünyada su sorununun en yoğun hissedildiği Ortadoğu‘nun gelecek yıllarda suya dair sıkıntısının daha da artacağı belirtmiştir.  NASA’nın uydu görüntülerinden tespit ettiği ve önümüzdeki günlerde açıklanacak çalışmasına göre 2004-2010 yılları arasında yaşanan kurak dönemin ve iklim değişikliğinin Fırat ve Dicle Havzası’nda 2003 yılından itibaren 144 milyar metreküp su kaybı gerçekleşmiştir. Tatlı su kaybı sadece yüzey sularından değil yeraltı suyundan da gerçekleşmiştir. Söz konusu kaybın yüzde 60’ı yer altı sularından gerçekleşmiştir. Özellikle kuraklığın en çok olduğu 2007 yılında özellikle tarımsal alanında kullanılmak üzere yer altı sularının kullanımının çok arttığı gözlenmiştir.

Bölgede yeraltı suyunun mevcut su talebini karşılamada sağlayacağı katkı yüzde 52 oranında iken aktif olarak çekilen su miktarı yüzde 60’dır. Yeraltı sularının yoğun kullanımı, sınırlı kaynağın sürdürülebilirliğini olumsuz yönde etkilerken, sosyo-ekonomik olarak da olumsuzlukları söz konusudur, özellikle kıyı akiferlerinde tuzlu su girişimi gerçekleşmektedir. Aşırı çekim kirleticilerin yeraltı suyuna karışmasına ve kalite sorununa sebep olmaktadır. Yer altı suyu kullanımına ilişkin kurumsal çalışmalar düzensiz ve yetersizidir. Ülkeler yer altı suyu yönetim araçlarından ve bilgi açısından yetersizdir. Bununla birlikte bölgede halk katılımı ve duyarlılığı zayıftır.

Yeraltı suyunun kullanımına ilişkin yönetim ve denetlemenin zayıf olduğu bölgede örnek olarak Birleşik Arap Emirlikleri’nin doğu bölgesinde yer alan kuyularda su tablası 1980’li yıllarda 150 metre derinliğe düşmüştür, bu değer günümüzde 400 m civarındadır. Su kıtlığı yaşanan Yemen’de kuyu açılması kanunen kısıtlanmamıştır. Tahminler göre akiferler 2500 kuyu açılmıştır.

Yapılan çalışmalara göre küresel iklim değişimi sürecinde kurak bölgeler daha kurak, ılıman iklim sahibi bölgeler daha da ılıman olacaktır. Yağış ortalamalarının ve sıcaklık değerlerini etkileyen iklim değişimi, yoğun yağış periyotları ile taşkınlara neden olurken, yarı kurak-kurak iklim kuşağında yer alan Ortadoğu’da yağış oranlarının düşmesi yaşanan su sıkıntısını arttıracaktadır.  Ayrıca sıcaklıkların ve sonucu buharlaşmanın artması, göller ve nehirlerin biyolojik, kimyasal ve fiziksel özelliklerini de etkileyecektir. Ayrıca, Çevre ve Kalkınma için Arap Forum’un hazırladığı rapora göre 21. Yüzyılın sonunda Arap ülkelerinin yer aldığı coğrafyada yüzey ısısının 2,5-5,5 oC arasında artacağı ve bu artışın bölge de gerçekleşen yağış ortalamasını yüzde 20 oranında düşüreceği de belirtilmiştir.

NASA ile ilgili haberlerde ön plana çıkan Fırat ve Dicle havzasının yıllık ortalama su potansiyeli yaklaşık 87 milyar metreküptür. Bu rakam yaklaşık bir Nil nehri büyüklüğündedir. (Nil nehrinin yıllık potansiyeli ortalama 84 milyar metreküptür).  Suriye, Irak, yüzde 10 katkısı ile İran ve Türkiye’nin de kıyıdaş ülke olduğu Fırat ve Dicle havzasının toplam yüzölçümü 879,790 km2’dir.  Kaynak olarak FAO’nun istatistiklerini ele alırsak, Havzanın hidrolojeolojik yüzde 46’sı Irak, %22’si Türkiye, %11’i Suriye, %19’u İran ve geri kalan bölümü ise Suudi Arabistan topraklarında yer almaktadır. Fırat nehrinin yıllık ortalama debisi 33,7milyar metreküptür. Türkiye, Fırat nehrine 33,1 milyar metreküp (%98,5) oranında katkıda bulunurken, Suriye’nin katkısı ise 500 milyon metreküptür (%1,5). Fırat nehrine, Irak’ın bir katkısı yoktur. Dicle nehrinin ise yıllık ortalama debisi 52,7 milyar metreküptür. Türkiye’nin Cizre ölçüm noktasında, Dicle nehrinin debisi 16,2 milyar metreküptür. Irak sınırları dahilinde Türkiye’den doğan Büyük Zap’ın katkısı ile Dicle nehrinde akım 21,3 milyar metreküpe ulaşmaktadır. Havza ülkelerinde kişi başına düşen su miktarı 2025 yılı için yapılan öngörülerde Irak ve Suriye’de sırayla yılda 1700 ve 732 metreküptür. Türkiye’de ise bu rakam DSİ’den alınan verilere göre yaklaşık 1200 metreküptür. Söz konusu rakamlar özellikle Suriye ve Türkiye’de su sıkıntısının artacağını göstermektedir.

Ortadoğu genelinde ve özellikle söz konusu ülkelerde, su talebi artan nüfus, gıda güvenliği endişesi ve suyun etkin kullanılmaması, özellikle tarımda modern sulama tekniklerinin kullanılmaması büyük oranda su kayıplarına neden olmaktadır. Suyun verimli kullanımına ilişkin olarak su yönetim yapısının düzenlenmesi gerekirken, özellikle kullanıcılarda suyun tasarruflu kullanımıyla ilgili olarak eğitilmelidir.  Buna ek olarak, iklim değişimi mevcut su yapılarının (hidroelektrik, taşkın kontrolü, drenaj ve sulama sistemleri)  işletilmesini ve işlevlerini, su yönetimini de değiştirecektir. Yapılan çalışmalara göre şu anki su yönetimi, iklim değişiminin etkilerinin üstesinden gelebilecek güçte değildir. Su yönetimi, enerji, çevre, sağlık, doğa koruma ve gıda politikalarını da etkilemektedir. Bu sebeplerle mevcut iklim değişiminin yarattığı zafiyetlerin bilgi olarak depolanması ve su ile ilgili yönetimlerin yeni şartlara adapte edilmesi gerekmektedir.