14 Nisan 2015 Salı

TÜRKİYE TARIMINDA NELER OLUYOR?

TÜRKİYE TARIMINDA NELER OLUYOR?
 Dr. Müh. Ahmet Uhri (aynı zamanda arkeolog) Türkiye arkeolojisinin GAP Projesi ile yeni bir hamle yaptığını ve bununla "yaşam başlangıcı" nın Anadolu toprakları olduğunun kanıtlandığını kaydediyor. İlk buğday Urfa / Karacadağ'da, zeytinse Mardin / Derik'de bulunuyor. Bununla kalmıyor, Hitit'lerin bu Anadolu topraklarında 200 çeşit ekmek ürettiğini Metro'nun yayınladığı Hitit Mutfağı'ndan öğreniyoruz. Dr Uhri'nin saptamasıyla, İngiltere'de tarım yeni öğrenilirken, Mezopotamya'da devlet(ler) kurulmuştu... Hal böyle de olsa, 1453'de Fatih'in İstanbul'u fethettiği akşam sofrasında domates ve patates yoktu.
Bunlar, 2 noktayı söylememize olanak tanıyor:
1-Anadolu bereketi bir çok ürüne ilk çıkış yeri olmuştur. Ancak tuzlanma vb.  durumlar, bu toprak bereketinin tersine dönerek erezyon ve verimsizliğin günümüzdeki nedenini oluşturmuştur. Toprak bir sonsuz verici değildir.
2-Fatih'in Sofrası, bize her ürünün her yerde eklilp biçilemeyeceğini, tarımda bir coğrafi sınırlama olduğunu ortaya koyuyor.
Türkiye'de tarımı iktidar -2012 verileriyle - 62 milyar $'lık hasılasıyla Avrupa'nın en büyük ve dünyada 7.nci büyük üretici olarak takdim ediyor.  188 ülkeye 1.663 ürün cinsinden oluşan 16 milyar lık bir ihracat gerçekleştiriliyor.  2023 hedefi 50 milyar $.  Halen ithalatın ihracatı karşılama oranı %101 ve bununla ülke" kendi kendine yeterli ülke" konumunda. Siyasi erk tarımda 3 teşvik aracı uyguluyor:
1- Ürüne prim desteği.
2- Arzı kısıtlı ürünlerin ithalatı.
3- Ürün arzını çoğaltmak için hem ürüne hem de mekanizasyona subvansiyonlu tarımsal faiz uygulaması.
Siyaset erkinin ana muhalefet oluşumu -resmi parti yayın organlarından alıntılıyarak - tarım için 5 düzenleme öngörüyor:
1-Tarım serbest piyasa koşullarına bırakılmayacak, yanı sıra arzı kısıtlı ürünlerde üretim arttırılıp kendi kendimize yeterlilik sağlanacak.
2-Kooperatif örgütlenmesi tüm üreticileri kapsar hale getirilecek, bu kuruluşlara tümden vergi bağışıklığı tanınacak.
3-Destekleme politikası yeniden düzenlenecek.  Destek öncelikle örgütlü üreticiye verilecek.
4-Vadeli işlem borsaları sistemi geliştirilip, çiftçi ürününü değer fiyatla satacak.
5-Hedef fiyat ve Müdahale Fiyatı ilkesiyle, ürünlerde fark ödeme sistemi uygulanacak.
TÜSİAD'ın 2000-2010 döneminde tarım için 2 perspektif çalışması yaptırdığını görüyoruz. Bununla 10 yıllık bir uygulama takviminde 9 politika aracı benimseniyor. Bunlar, Çıktı Fiyatı Destekleri, Girdi Fiyatı Destekleri, Kurumsal Destek, Yatırımlar, Ar-Ge yatırımları, Doğrudan Destekler, Piyasada Gelişim Desteği ve Sınır Önlemleri olarak sıralanıyor. Yanı sıra 21 alt araç var. Dikkat çekici olan, 10 yıl kesintisiz destek uygulanması öngörülen tarımsal Ar- Ge yatırımları içinde, fidan ve tohum yetiştiriciliği desteğinin yer almaması dikkat çekici. Girdiler başlığında da, ürün hasılasını arttıracak temel etken olan tohum ve fidan dağıtımı yok. Türkiye tarımı önünde en önemli çıkmaz olan "tarımsal alan parçalanması" ve "arazi toplulaştırılması "adına bir şey öngörülmüyor. Farklı bir örgütlenme konusu olan ve "kurumsal destekler" içinde yer alan kooperatifler için öngörülen destek süresi 10 yıl içinde sadece 6 yıl. Bu veriler, sivil toplumun örgütlerinin, piyasa için ürün üretemeyen geçimlik kesim gerçeğinin çok dışında durduğunu bize anlatıyor.
Türkiye tarımında darboğazlar şu noktalarda yaşanıyor:
1- Yasayla öngörülen" asgari 2 hektar tarımsal alan zorunluluğu" parçalanmayı önlemiyor, muvazaayı kurumsallaştırıyor. 1926 tarihli Medeni Kanun(MK) 597 maddesiyle" mirasda talibine tahsis" hükmünü ve 598. maddeyle taliplerin çokluğu halinde "hakime tahsis hakkında karar verme" yetkisi tanırken, 2001'deki 4721 sayılı MK düzenlemesi"talibine tahsis " hükmüyle yetiniyor ve işletmelerin yeterli toprağı olmaması durumunda bu hakemliği Tarım Bakanlığına bırakıyor. Bu düzenlemenin yetersizlği anlaşılınca, 2005'eki 5403 sayılı MK'da Değişiklik Yapan Yasa'nın 4. Maddesiyle"asgari tarım arazisi 2 hektardan küçük olarak belirlenemez "hükmü benimsiyor. Sonuçta yargıcın takdir yetkisi bile ortadan kalkıyor ve üretici, mirası için muvazzalı işlemlere başvuruyor. Toprak yapısında parçalanma hızlanıyor ve bu konuda tüm siyasi partilerin -bu yasaları çıkarmış olarak- oydaşması var.
2- Toplulaştırma konusu altyapı hizmetleriyle birlikte yürütülmüyor. Yer yer - Konya gibi - başarılı örnekler bir yana olay toprak bütünleşmesi sağlayacak bir konum göstermiyor. Çiftçi Kayıt Sistemi uygulanamıyor, kayda giren üretici oranı sadece %21.
3-"Türkiye'nin gerçekleştirmekte olduğu en büyük rüyası"olarak nitelenen GAP Projesi sekteye uğradı! Hedeflerden büyük sapma var. Gap Master Planı, 1988-2003 döneminde 32 baraj yapımıyla 1.8 milyon he alkanın sulamaya açılmasını öngörüyordu. 2015 itibariyle tamamlanan baraj sayısı 16'da kaldı ve Master Planı'nın öngördüğü "Yavaş Gelime Alternatifi" bile hayata geçmedi. Sulamaya açılan alan 250 bin hektarla sınırlı kaldı ve sulama projelerinin sadece %23'ü işletmeye alındı. 2008 -2012 dönemi için geçerli olan GAP Eylem Planı ise daha çok bir sanayi projesi olarak çalıştı, 14 OSB ve 7 havalimanı kuruldu. 2014-8 dönemi için geçerli olacak GAP Eylem Planı ise henüz açıklanmadı. 2015 Yatırım Programı'nda GAP Bölgesi içinde yürütülen 13 proje içinde bir sulama projesi yok.
4-Su yönetimi, su birliklerinde demokratik bir yapının olmaması nedeniyle adil işlemiyor ve yerindelik ilkesi gerçekleştirilmiyor. Yeraltı sularının kullanımında (vahşi sulama) herhangi bir yasal engelleme yapılmıyor, sular tükeniyor. Verimli ovaların tamamında çoraklaşma ve tuzlanma hali var. Iğdır Ovası'nda tuzluluk oranı %80'e ulaştı. Aras nehri 8 Ph en yüksek Ph riskini"taşıyor. Aras nehrinin bu konumu tüm sulamayı etkiliyor. Su açmazını gidermeyi hedefleyen Doğu Iğdır Sulama Projesi (1983) 26.000 hektar alanda sulama öngörürken, sadece 2.000 hektar sulamaya açıldı. Proje kaynakları kamulaştırma bedeline ödendi.  Ünlü"Iğdır Pamuğu" 35.000 tondan sıfırlandı. Ilısu ve Cizre Barajları'nın finansmanında 1990'damn bu yana bir olumlu gelişme yaşanmıyor.
5-Planlamak bir yana, hiç bir biçimde üretim öngörüsü yok. Bu nedenle ürün açığı / ürün fazlası ancak ürün pazara çıktığı yıl anlaşılıyor.
6-Türkiye şekerdeki arz açığı nedeniyle dış pazara bağımlı hale geldi, üretime kota koyan 2002 tarihli Şeker Yasası ve buna bağlı çıkarılan yönetmeliklerin iptali gerekiyor. Muş Şeker Fabrikası 2008'de özelleşme (Öİ) kapsamına alındı, 3 ihale açıldı, sonuç alınmadı ama fabrika el'an Öİ'elinde ve hiç bir yenileme yatırımı yapılmıyor. Doğu Anadolu'da varolan 7 fabrikanın 3'ü kapalı durumda. 76.000 hektar ile Türkiye'nin 4 büyük ovası olan Muş'da 1991'de başlayan Alparskan 1 Barahı enerj barajına dönüştürüldü, şimdi bu nedenle Alparslan 2 Barajı projelendirildi. Danıştay'ın "nişasta baz oranlarını" iptal etmesi sonrası, ülkenin şeker açığı yaşaması kaçınılmaz hale geldi.
7-Çiftçi eğitimi yapılamıyor, iş kursçuluk olarak anlaşılıyor.
8- Hayvancılık teşviki "optimum işletme" kuralına göre değil, küçük işletmeye dönük yapılıyor ( İşletmenin net karlılığı için 5.000 büyük baş hayvan gerekiyor. 1.000 baş altı hayvancılıkta zarar edilmesi kaçınılmaz) Kasım 2014'de toplanan Kırmızı Et Çalıştayı'nın "5-10 ya da 10-20 baş aile işletmelerinin sayıları azalmış olup, bunların sürdürülebilirliği için besicilik küçük ve orta ölçekli işletmelerde teşvik edilmelidir" kararını benimsemesi, bu yanlışta ısrarlı olunduğunu anlatıyor. Oysa "Siz 25 koyuna, 50 koyun kendine ve 100 koyun eve bakar" atadeyişinden esinlenme, sorunun ölçek yakalamak olduğu gözardı ediliyor. Buna bağlı olarak meraların kullanım sorunu çözülmedikçe "et sorunu, bir ot sorunudur" diyen saptama da kilim altına süpürülmüş olarak kalıyor.
9-Traktör dışındaki mekanizasyon teşviki çok anlamlı ve hedefli uygulanmıyor. TARSİM sigorta desteği eksik ve tüm ürün üretme sürecini kapsamıyor. İhtisas gümrüklerinin azlığı nedeniyle ülkeye GDO'lu ürün ithali önlenemiyor. İlaç kullanımı satış işi tümüyle bayilik sistemine terk edildiğinden ve denetim olmadığından, bilinçsiz ve aşırı ilaç tüketimi, "fazla ürün yetiştirme" adına adeta özendiriliyor. Kamu kesimi islahçı ya da verimli tür yetiştiriciliğinden hemen hemen çekilmiş durumda. Ürünün ilk basamağı olan tohum ve fide konusu tümüyle piyasaya ve fiyat mekanizmasına terk edildiği görülüyor.
10-Genç nüfus köylerden "kaçıyor", bu nedenle tarımda iş gücü açığı "büyük sorun" durumunda ve sayısı 1.9 milyon olan Suriye'li sığınmacılar "can simidi" olarak algılanıyor.

17 Ekim 2014 Cuma

DÜNYA GIDA GÜNÜ; 2014 Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Eker Açıklaması

DÜNYA GIDA GÜNÜ 2014
Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Eker Açıklaması
"Türkiye'nin gıda güvenliği problemi yok, vatandaşımızın tamamını besliyoruz, 35 milyon turisti besliyoruz, tarım ve gıdada 18 milyar dolar da ihracat yapıyoruz" "Tarımsal üretim hasılamızı 23 milyar dolardan 62 milyar dolara kadar çıkardık" "Her yıl israf edilen 1,3 milyar ton gıdanın yarısı bile 900.MİLYON insanın açlığını giderebilir.
Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, Türkiye'nin gıda güvenliği problemi olmadığını belirterek, "Vatandaşımızın tamamını besliyoruz, 35 milyon turisti besliyoruz, tarım ve gıdada 18 milyar dolar da ihracat yapıyoruz" dedi.
Türkiye Gıda İşverenleri Sendikası'nın (TÜGİS) düzenlediği "Dünya Gıda Günü" etkinliğinde konuşan Eker, gıda güvenliği, gıda ve tarım politikalarıyla gıda israfına ilişkin değerlendirmeler yaptı.
Modern insanın tüketimi temel gelişmişlik göstergesi olarak kabul ettiğini, dünyanın israfı ve tahribatı engelleyen yeni bir düşünce sistemine ihtiyaç duyduğunu belirten Eker, eskiden insanların kendileri ve yakınları için üretim yaptıklarını, ihtiyaca dönük üretim modelinde israf da rekabet de gelir artışı da olmadığını anlattı.
Eker, "İnsanlık olarak biz, üretimi artıralım, başka pazarlara da mal satalım dediğimizden bu yana işin içine başka şeyler girmeye başladı. İşin içine maliyet giriyor, regülasyon giriyor, rekabet giriyor, doğal kaynakların tüketilmesi ve tahrip edilmesi giriyor maalesef. İşte bu da dünyadaki yaman çelişkinin bir  boyutu…" dedi.
Artan dünya nüfusu karşısında gıda tüketimindeki adaletsiz makasın kapatılması gerektiğini vurgulayan Eker, israfa karşı bütüncül ve kararlı bir mücadelenin gerekliliğine işaret etti. Obezite ve israfın önüne geçilmesi gerektiğini yineleyen Eker, "2050 yılında ortalama 9 milyar insan olacak dünyada, bunları doyurmamız için üretim ve verimliliğin artırılması lazım, bu doğru ama her yıl israf edilen 1 milyar 300 milyon ton gıdanın yarısı bile bu aç olan 900 bin insanı zaten doyurur" diye konuştu.
Siyasi istikrarı olmayan ülkelerin küresel krizlerde açlık tehdidiyle karşı karşıya kalabildiğini, bu noktada aile çiftçiliğinin bir çeşit sigorta görevi üstlendiğini belirten Bakan Eker, şöyle devam etti:
"Aile çiftçiliği hatırlanması gereken bir konu. Üretim, dağıtım ve fiyatlar modern tekniklerle yapılıyorsa dışarıya, spekülasyona çok açık hale geliyor. Üretim alt yapısı olan aileler kendileri ve yakın çevresi için üretmeye devam etsinler, bizler bu sistemi destekleyelim, besleyelim. Kırsalda yaşayan milyarlarca insanın aile çiftçiliği aslında bir sigortadır. Dünya tarımının sigortası küçük aile işletmeleridir. Biz bu sigortayı yeterince geliştirebilirsek, dünya gıda güvenliğini de güvence altına almış oluruz."
"Avrupa ülkeleri içerisinde tarımsal üretim hasılasında 4. sıradaydık, 1. sıraya çıktık"
Bakanlığın tarımda sulama için çiftçiyi desteklemeyi sürdürdüğünü belirten Eker, şunları kaydetti:
Kırsal kalkınma yatırımlarının desteklenmesi çerçevesinde damla sulama sistemleri için yüzde 50 hibe sağladık. 81 vilayette başlattık bunu. Şu anda ise 4 bin 733 tane projeyi hayata geçirdik. Bunlar küçük ve orta boylu işletmeler. Yani aile çiftçiliğini biz aynı zamanda aile işletmeciliğine çeviriyoruz."
AK Parti hükümetleri idareyi devraldığında Türkiye'nin tarımsal üretim hasılasının  23 milyar dolar olduğunu hatırlatan Eker, "Şimdi tarımsal üretim hasılamızı 23 milyar dolardan 62 milyar dolara kadar çıkardık. O dönemde Avrupa ülkeleri içerisinde tarımsal üretim hasılası bakımından 4. sıradaydık, 1. sıraya çıktık. Fransa'yı, İspanya'yı geride bıraktık. Onlar da hasılalarını 30 milyar dolarlar düzeyinden 40 milyar dolara çıkarabildi. Ama biz daha yüksek bir verimlilik hızıyla daha iyi bir noktaya taşıdık" bilgisini verdi.
Bakan Eker, Türkiye'nin gıda üretimi konusunda dünyaya nazaran çok iyi bir noktada olduğuna dikkati çekerek, şu ifadeleri kullandı:
"Türkiye'nin gıda güvenliği problemi yok, vatandaşımızın tamamını besliyoruz, 35 milyon turisti besliyoruz, tarım ve gıdada 18 milyar dolar da ihracat yapıyoruz. Bizim kendimizle alakalı çok şükür bir sorunumuz yok. Ama bunun teminat altına alınması, küresel gıda problemine daha fazla katkı sağlamak açısından bizim yapacak çok işimiz var. Hem kendi modelimizi yaygınlaştırmak, hem sürdürülebilir bir sistem tesis etmek hem de gerçekte yeni bir tasavvurla modern dünyayı ve modern insanın kaygılarını da içine alacak şekilde, onlara da karşılık gelecek şekilde tasavvurumuzu ortaya koyuyoruz."
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) Türkiye Temsilcisi Yuriko Shoji ise açlığa karşı dünya genelinde verilen mücadelenin başarıya ulaşması için siyasi kararlılık gerektiğini söyledi. Tarımda aile çiftçiliğinin FAO tarafından 2014 teması olarak belirlendiğini anlatan Shoji, "Dünya üzerindeki 570 milyon çiftliğin 500 milyonu aileler tarafından işletiliyor. Aile çiftçiliğine verilen destekler, dünyada değişen güvenlik kaygıları ışığında yeniden gözden geçirilmelidir" ifadelerini kullandı.
Ayrıca Türkiye'nin çeşitli bölgelerinden gelen başarılı 3 kadın çiftçiye de Bakan Eker plaket takdim etti. 
***
Türkiye Gıda İşverenleri Sendikası Başkanı Necdet Buzbaş: “Kooperatifçilik dünyadaki açlığa çare olabilir”
Sayın Bakanım, Sayın Valim,
Sayın Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü Türkiye Temsilcisi,
Seçkin Konuklar,
Medyanın Değerli Temsilcileri,
Sevgili Genç Gıdacılar,
Türkiye Gıda Sanayi İşverenleri Sendikası (TÜGİS) tarafından düzenlenen, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ile Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) Türkiye temsilciliği katkılarıyla gerçekleştirilen toplantıya hoş geldiniz.
Sizleri şahsım ve temsil ettiğim TÜGİS Yönetim Kurulu adına saygı ile selamlıyorum. Ankara’dan teşrifleri nedeniyle; Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Sayın Mehmet Mehdi Eker ve Değerli Bürokratlarına, FAO Türkiye Temsilcisi Sayın Mustapha Sinaceur ve ekibine ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum.
Dünya Gıda Günü her yıl 16 Ekim tarihinde, eş zamanlı olarak dünyanın belli başlı merkezlerinde düzenleniyor. FAO’nun Roma’daki Merkezi tarafından belirlenen bir tema üzerinde yoğunlaşılarak, dünyadaki açlık ve aç insanlar konusunda farkındalık oluşturulmaya, dünya kamuoyunun dikkati çekmeye çalışılıyor.
Gıda güvenliği, yaygın anlayışla üretimin tüketimi karşılama oranı veya yurt içinde kendine yeterlilik oranı olarak yorumlansa da esasında insanların sağlıklı bir yaşam sürdürmeleri için onların beslenme gereksinimi ve tercihlerine uygun, yeterli, sağlıklı ve besleyici gıdaya her zaman fiziksel, sosyal ve ekonomik olarak ulaşabilme durumudur. Günümüzde gıda güvenliğinin dört boyutu tanımlanmaktadır. Bunlar gıdanın bulunabilirliği, gıdanın erişilebilirliği, gıdanın kalite ve güvenilirliği ve ilk üç boyutun sürdürülebilirliği.
Bugün dünyadaki aç insan sayısı 1 milyar civarındadır. Hatırlanacağı üzere 1996 yılında Roma’da yapılan, Devlet ve Hükümet Bakanlarının katıldığı ilk “Dünya Gıda Zirvesi”nde dünya açlık çeken insan sayısının 2015 yılına kadar yarıya indirilmesi, o zamanki sayıya göre 420 milyona indirilmesi hedef olarak benimsenmişti. Acıdır ki geçen on beş yılda dünyadaki aç insan sayısında 2.5 kat artış olmuştur.
Geçen yıllarda yaşanan kuraklık, gıda krizi olarak adlandırılan tarım ürünü fiyatlarındaki artışlar ve hatta uygulanan biyoyakıt politikaları açlığın artışına neden olarak sıralanabilir. Ancak bunların üzerinde günümüzde yükselen bir faktör daha var ki, yüksek kâr hırsıyla hareket eden spekülatif sıcak para ve tekelci zihniyet. Bundan da zararlı çıkan üreticiler ile dünyanın yoksul ülkeleri.
FAO tarafından bu yıl “Tarımsal Kooperatifler Dünyayı Beslemenin Anahtarıdır” şeklinde bir tema belirlemiştir. Tekelleşen dünya emtia tedarik zincirinin tarımsal kooperatifler marifetiyle kırılabileceği, yerelleşmenin sağlayacağı fayda ile beslenmede anahtar rolü üstlenecebileceği tezi gittikçe önem kazanır ve benimsenir olmuştur.
Dünyada 90’lı yılların başlangıcından itibaren ekonomik, sosyal yaşam ve kamu yönetimi anlayışlarındaki değişimlerin sonucu, devletlerin bu alanlardaki rollerini azaltmaya, idari, politik ve ekonomik yapılarının serbestleştirilmesiyle, planlı ekonomiden piyasa ekonomisine geçmeye yöneldiklerini görüyoruz.
Bu gelişmeler ışığında, kamusal otoritenin boşaltıldığı alanlarda etkin bir rol üstlenecek, toplumun ekonomik ve sosyal gereksinimlerine en iyi biçimde cevap verebilecek oluşumlara olan ihtiyaç sürekli artmıştır. Gelişmiş bir çok ülkede, kendi kendine yeten ve sorumluluk yüklenen ekonomik dayanışma örgütleri örneğin kooperatifler bu boşluğu büyük ölçüde doldurulmuşlardır.
Kooperatif tanımını, ülkemizdeki 1163 sayılı, 24.4.1969 tarihli kooperatifler kanununda 2004 yılında yapılan değişiklik sonrası yer alan şekliyle sizlerle paylaşmak istiyorum;
“Tüzel kişiliğe haiz olmak üzere ortaklarının belirli ekonomik menfaatlerini ve özellikle meslek ve geçimlerine ait ihtiyaçlarını işgücü ve parasal katkılarıyla karşılıklı yardım, dayanışma ve kefalet suretiyle sağlayıp korumak amacıyla gerçek ve tüzel kişiler tarafından kurulan değişir ortaklı ve değişir sermayeli ortaklıklara kooperatif denir”.
Son dönemlerde uluslararası kuruluşlar ve bölgesel entegrasyonlar “Devletlerin kooperatiflere olan yaklaşımları”nı tekrar gözden geçirmelerini sağlayacak çalışmaları gündeme getirmiş, yapılan çalışmalara hız ve önem kazandırmışlardır.
Bu konuda Birleşmiş Milletler (BM) dünyadaki 1 milyarı aşkın sayıdaki aç insanın durumuna çare üretmek adına, kooperatiflerin özelikle yoksullukla mücadeledeki ve sürdürülebilir sosyal ve ekonomik kalkınmadaki rollerine dikkat çekmekte ve esas olarak devletlerden kooperatifçilik için elverişli bir ortam ve alt yapı hazırlanmasını talep etmektedir.
Bu kapsamda BM Genel Kurulu’nun 64.dönem çalışmaları çerçevesinde alınan 18 Aralık 2009 tarih ve 64/136 sayılı karar ile 2012 yılı “Uluslararası Kooperatifler Yılı” olarak ilan edilmiştir. 2012 Uluslararası Kooperatifler Yılı sloganı “Kooperatif İşletmeler daha iyi bir dünya kurar” şeklinde belirlenmiştir.
BM’nin 2012 yılını “Uluslararası Kooperatifler Yılı” ilan etmesinin amacı; kooperatifler hakkında farkındalık oluşturmak, kooperatif işletme modelinin ekonomik ve sosyal kalkınmada oynadığı temel rolün tanınması, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde yaşayan insanların ekonomik ve sosyal kalkınmalarında kooperatiflere tam katılım sağlamalarının desteklenmesi ve özellikle kooperatiflerin yoksullukla mücadelede aktif rol alması anlamına gelmektedir.
BM’lerin bu genel yaklaşımı, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından özgünleştirilerek Dünya Gıda Günü için ana tema olarak “Tarım Kooperatifleri, Dünyayı Beslemenin Anahtarıdır” şeklinde belirlenmiştir.
Tüm bu gelişmeler, ülkemizi de yakından ilgilendirmektedir. Bu nedenle değişen Türkiye ve Dünya koşulları gözetilerek, ülkemiz kooperatifçiliğinin ideal yönde geliştirilmesi hedefi çerçevesinde, kamunun ve diğer aktörlerin rollerinin iyi bir şekilde tanımlanması ve alınabilecek tedbirlerin tespiti bakımından “Yeni bir planlama sürecine” ihtiyaç duyulmuştur.
Bu kapsamda, kooperatifçilik alanına yönelik; Gümrük ve Ticaret Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Türkiye Milli Kooperatifler Birliği, Türk Kooperatifçilik Kurumu ve Alman Kooperatifleri Konfederasyonu (DGRV) Türkiye Temsilciliği paydaşlığında ilgili kurum ve kuruluşların katkıları da alınarak “Türkiye Kooperatifçilik Strateji Belgesi” hazırlanmıştır.
Halen yürürlükte olan 1982 T.C. Anayasası’nda, kooperatifçiliğin geliştirilmesi en üst düzeyde benimsenmiş, anayasamızın 171.maddesi devlete, milli ekonominin yararlarını dikkate alarak öncelikle üretimin artırılması ve tüketicinin korunmasını amaçlayan kooperatifçiliğin gelişmesini sağlayacak tedbirleri alma görevini vermiştir.
Anayasanın bu açık hükmüne karşın kooperatifçiliğimiz nerede diye bir soru sorabiliriz;
BM tahminine göre dünya genelinde 750.000’den fazla kooperatif bulunmaktadır. Ülkemizdeki kooperatif sayısı ise 84.000 civarındadır. Bu durum göstermektedir ki, dünyadaki kooperatiflerin % 10’nundan fazlası ülkemizde bulunmaktadır. Fakat ortak sayısı açısından değerlendirme yapıldığında, dünya genelinde 800 milyon kooperatif ortağının % 1’lik kısmı yani 8 milyonu ülkemize aittir.
Dolayısıyla, ülkemiz kooperatifçiliğinin genel karakteristiği, az ortaklı bir kooperatif yapısının hakim olmasıdır. Bu nedenle kooperatifçiliğin esas amacı olan; ölçek ekonomisi, işbirliği ve sinerji etkisi bakımından ülkemiz, az ortaklı kooperatif yapısı ile dünya uygulamalarının oldukça gerisindedir.
Öte yandan ortaya koydukları faaliyet sonuçları bakımından Avrupa’da kooperatiflerin Pazar payları oldukça yüksektir. Örneğin Hollanda’da kooperatiflerin tarım pazarındaki payı % 90, Yeni Zelanda’da süt ve süt ihracat piyasasının % 95’i, et piyasasının % 70’i, tarımsal üretimin % 50’si, gübre piyasasının % 70’i, Norveç’te süt kooperatifleri süt ürünleri üretiminin % 99’nu karşılamaktadır. Türkiye’de bu oran kooperatiflerin uzun süreli geçmişine rağmen, halen % 2’ler düzeyindedir.
Aslında bu sonuç üzücü olmasına rağmen pek de şaşırtıcı değildir. Hazırlanan “Türkiye Kooperatifçilik Strateji Belgesi’nin Çerçevesi (Vizyon, Genel Amaç ve Hedefler) bölümü geçmişte yaşanan bu olumsuzlukları açıkça yansıtıyor ve olumsuzlukların ortadan kaldırılmasına yönelik hedefler vaaz ediyor.
TÜRKİYE KOOPERATİFÇİLİK VİZYONU
“Ortakların ve toplumun gözünde, en güvenilir ve verimli ekonomik girişimciler niteliğini kazanmış bir kooperatifçilik yapılanmasına ulaşmak”.
Yaşanmışlıkları ifade eden dikkat çekici anahtar sözcükler : Güvenilir ve verimli.
GENEL AMAÇ
“Kooperatifçiliğe daha elverişli bir ortam oluşturmak; toplumdaki olumsuz kooperatifçilik imajını değiştirmek ve sektöre güveni artırmak; verimsiz ve etkin olmayan uygulamaları ortadan kaldırmak, sürdürülebilirlik, rekabet edebilirlik ve yenilikçiliği sağlamak; kooperatiflerin ekonomik kalkınmaya ve gelirin daha adil paylaşımına olan katkılarını artırmaktadır”.
Yaşanmışları ifade eden dikkat çekici anahtar sözcükler : Olumsuz imaj ve güven, verimsiz ve etkin olmayan uygulamalar, daha adil paylaşım.
STRATEJİK HEDEFLER
Kamu teşkilatlanması ile kooperatiflere hizmet sunuş biçiminin yenilenmesi,
Eğitim, bilgilendirme ve Ar-Ge faaliyetleri geliştirilmesi,
Kooperatifler arası işbirliği olanaklarının artırılması,
Sermaye yapısı ile kredi ve finansmana erişim imkanlarının güçlendirilmesi,
İç ve dış denetim sistemlerinin değiştirilmesi,
Kurumsal ve profesyonel yönetim kapasitesinin artırılması,
Mevzuat yapısının, uluslararası esaslara ve ihtiyaca göre geliştirilmesi.
Özet olarak; dünyada kooperatifler büyük halk kesimlerine hitap etmekte, ekonomilerde önemli aktörler olarak yer almakta ve istihdama sürekli olarak katkı sağlamaktadır denilebilir.
Ülkemizde ise ekonomik ve sosyal hayata olan katkıları istatistiki verilerin yetersizliği nedeniyle tam bilinmemekle birlikte; Pankobirlik, Marmarabirlik, Trakyabirlik, Karadenizbirlik, Gülbirlik vb. gibi bazı tarımsal kooperatifler dışındaki kooperatiflerin etkinliklerinin oldukça düşük olduğunu söyleyebiliriz.
Ülkemizdeki kooperatiflerin ekonomik ve sosyal fonksiyonlar yönünden katkılarının böylesine düşük düzeyde olması ciddi bir sorun olarak görülmelidir.
BM’lerin 2012 yılına ilişkin hedefleriyle, hazırlanan “Türkiye Kooperatifçilik Strateji Belgesi’nde öngörülen hedeflerin büyük ölçüde örtüşüyor olması, kooperatifçilik konusunda ülkemizde yaşanacak değişimin en önemli güvence kaynağını oluşturacaktır.
Türkiye kooperatifçilikle ilgili yanlış ezberlerini süratle değiştirerek, özellikle tarım sektöründe ve tarımsal sanayide kooperatifçiliği kalkınma hamlesine bir kaldıraç olarak görmeli, kooperatifçiliğin sinerjisinden yararlanmalıdır.
Sözlerimi sonlandırmadan önce bugünkü toplantı akışı içinde yer alan öğleden sonra gerçekleştirilecek panellerimize dikkat çekmek istiyorum.
Birinci panelde, FAO’nun belirlediği tema “Tarımsal Kooperatifler Dünyayı Beslemenin Anahtarıdır” konunun uzmanlarınca her yönüyle tartışılacaktır.
İkinci panel ise, TÜGİS’in üniversite gençliğine verdiği önem ve desteğin bir göstergesi. Beş ayrı üniversitemizin Gıda Mühendisliği Bölümü öğrencileri güncel bir konuyu tartışacaklar, “Gıda ve Yemin Resmi Kontrol Sonuçlarının Şeffaflık kapsamında kamuoyuna duyurulmasının gıda sanayine etkileri”. Ülkemizin ve gıda sanayinin geleceğini emanet edeceğimiz bu gençlere lütfen onları dinleyerek destek verelim.

9 Ağustos 2014 Cumartesi

BİR TARİHÇİ GÖZÜYLE TARIM; Prof. Dr. Mustafa KAYMAKÇI

BİR TARİHÇİ GÖZÜYLE TARIM
Prof. Dr. Mustafa KAYMAKÇI
Tarihin birçok tanımı yapılabilir. Belki de en işlevsel tanımı, dünü bilerek ve değerlendirerek geleceği planlamada bize yol göstermesidir.
Bu  yorumu yaz sıcağında okumaya çalıştığım Zaman Kaybolmaz “İlber Ortaylı Kitabı”nın tarım konusundaki  tespitlerinden (s.336-337)  yola çıkarak yaptım.
İlber Ortaylı şunları söylüyor:
* Eğer köylülüğün  “teşebbüs kabiliyetini” öldürürsen bir daha dirilmez…. Nitekim Turgut Özal  döneminde, bu eğilimi gördük... Böyle budalaca pazar mekanizmasına  bırakamazsın ziraatı. Çünkü, toprağı ekmek, çok zor bir iştir.
* Toprağın insanları, bir kere başka bir işe bulaşırlarsa, bir daha kolayca dönmezler topraklarına.
* Halbuki toprak, bütün zenginliklerin aslıdır.
*  Bizde mesela şimdi başka bir engel çıktı: “Bırak toprağı, gel şehre efendim, devletin arazisini çal, apartman yap, zengin ol.” Böyle bir hayat nereye götürür?
Ortaylı, tarımın ihmal edildiği ülkelerden biri olan Ukrayna örneğinden yola çıkarak şunları da anlatıyor:
“Hayvancılık deseniz öyle bitirildi. İşte Ukrayna’da bu faciayı gördüm gözlerimle…
Yeryüzünün en zengin köylülüğü  nasıl bu hale gelir? En verimli topraklar üstünde tembel, alkolik, hiçbir şey üretemeyen insanlar… Onun için bana artık kimse böyle tarım üzerinde liberal ve realist arz talepçi  mekanizmalar nutku atmasın. Dinlemem”
Bunlar da, küçük ve orta ölçekli aile çiftçiliğini savunan, şirket tarımcılığın hizmetine girmeyen Bir Tarım Bilimcinin tespitleri.
* Kırsal kesim giderek yoksullaşıyor.
Tarımda arz esnek olmadığı için tarımsal ürün fiyatları enflasyona bağlı olarak artmamış, buna bağlı olarak mazot, gübre, tohumluk ve damızlık ile ilaç fiyatları aksine yükselmiştir. Bunların sonucunda kırsal kesim giderek yoksullaşmıştır.
* Tarımsal üretimde gerilemeler olmuştur.
Hektar başına üretim değeri ve buna bağlı olarak, önemli tarım ürünü gruplarında genel bir düşüş vardır. Endüstri bitkilerinde, tahıl üretiminde, şeker pancarında, sığır ve koyun etinde, önemli azalmalar olmuştur.
* Türkiye’nin gıda egemenliği kalmamıştır.
Tarımsal ürünlerde meydana gelen hayati azalmalar nedeniyle Türkiye, kendi pazarını koruyamaz ve denetleyemez bir duruma düşmüştür ve kimi önemli ürünlerde dışalım ciddi boyutlara gelmiştir. Mısır, buğday ve yağlık tohumlar hatta pamuk dışalımları bunlara örnek olarak verilebilir.
* Kentlerde yoksul semtler oluşmuştur.
Küçük ve orta ölçekli işletme sahiplerinin para kazanamaması ve yoksullaşması, kentlere göçü hızlanmıştır. Ancak, kentlerde bu nüfusu eritecek iş olanağı olmadığı için işsizlik tavan yapmış, yoksul semtler kent nüfusunda başat duruma gelmiştir. Uygulana gelen yeni-liberal politikalarla  bugün Türkiye’de yeterince üretemeyen, ürettiğine  sahip çıkamayan, sömürüye açık, sayıca çokluğuna karşı, siyasette edilgen ve gizli ve açık işsizliğin kaynağı bir kırsal kesim oluşturmuştur. Ancak daha vahimi, gıda güvencesi olamayan ve giderek büyük çoğunluğu az beslenen bu Türkiye görünümü ortaya çıkmıştır.
Konuya tarih açısından bakan bir bilimci ile tarım bilimcisinin tespitleri arasındaki  koşutluğa ne demeli?
Buradan iki  çıkarım yapabiliriz:
* Bilimci, liberal egemenlerin dümen suyuna girmemelidir. Bilimin ışığında büyük çoğunluğun çıkarlarını savunmalıdır.
* Bağımsız bir toplum ve devlet için, tarımın korunması ve geliştirilmesi yurt savunması kadar önemlidir. Bu anlamda Tarım Bağımsızlıktır denebilir.
***
(Prof. Dr. Mustafa Kaymakçımustafa.kaymakci68@gmail.comAnana Fikir Plâtformu)

6 Haziran 2014 Cuma

5 HAZİRAN, DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ KUTLU OLSUN!..

5 HAZİRAN, DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ KUTLU OLSUN!..
"Bir şahsın yaşadıkça memnun ve mutlu olması için lazım gelen şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmasıdır."
Mustafa Kemal ATATÜRK
DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ
Güzel ülkemizde ağaç yerine ucube binalar dikiyoruz.
Değerli arkadaşlar,
Birleşmiş Milletler, 1972 yılında 5 Haziran’ı, “Dünya Çevre Günü” olarak ilan etmiştir. Her yıl çevre sorunlarına dikkat çekmek için bir ana tema belirlenir ve dünyanın dikkatine sunulur.
Bu yıl ki ana tema konusu; Günümüzde dünya medeniyetlerini tehdit eden en büyük çevre sorunlarından biri iklim değişikliği ve denizlerin yükselmesidir. Dolayısıyla Birleşmiş Milletler 2014’ü ‘Kalkınmakta Olan Küçük Ada Devletleri Yılı’ilan etti. 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde de iklim değişikliğinin küresel etkilerinden deniz seviyesindeki artış sorununu gündeme taşıdı (04.06.2014-Hürriyet).
Korkarım ada ülkeleri ile bizim gibi sahili olana diğer ülkeler de büyük risk altında. Çünkü TEMA’ nın da belirttiği gibi;
·         Atmosferdeki karbondioksit miktarı, insan kaynaklı faaliyetler sebebiyle son 800 bin yıldır gelmediği bir düzeye geldi.
·         Fosil yakıt kullanımı, ormanlar ve tarım arazileri gibi yutak alanların kaybedilmesi, hızla artan karbondioksit miktarı, iklimin insan kaynaklı sebeplerle değişmesine sebep oluyor.
·         Değişen iklimler Dünya’daki tüm ekosistemleri ve medeniyeti etkiliyor. Kuzey Buz Denizi’ndeki buzulların iklim değişikliğine bağlı olarak erimesi ile deniz seviyesi yükseliyor. Gerçekleşen kuraklık, sel, fırtına gibi aşırı hava olayları; Türkiye dahil olmak üzere bir çok ülkeyi ciddi şekilde etkiliyor.
·         2013 Dünya Afet Raporu’na göre, en fazla ölümün siklon, sel ve su baskınlarında yaşandı. Sel ve su baskınlarından dolayı 2 milyon insan mağdur oldu. Türkiye’de de, tüm dünyada olduğu gibi, başta kuraklık ve seller olmak üzere meteorolojik ve hidrolojik afetler oldukça sık meydana geliyor, ciddi can ve mal kayıplarına yol açıyor.
·         2012’de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yayınlanan çalışmaya göre, Türkiye’de insan kaynaklı iklim değişikliğine bağlı olarak sadece büyük şehirlerde meydana gelen sel hasarlarının neden olduğu maddi kayıplar, depremlerin neden olduğu maddi kayıplara yaklaşmış durumda. Sadece yıldırımların yol açtığı can kaybı sayısı ise son iki yılda yüzlerce kişiye ulaştı.
Değerli arkadaşlar,
Son uyarı da Güzel İstanbul’umuza Pazartesi günü geldi. Akşam saatlerinde etkili olana gök gürültülü sağanak yağış birçok yerde sellere neden oldu. Üsküdara da yağan şiddetli yağmur yüzünden sahil kısmında sel suları duvarların boyunu aştı. Aşağıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi üstten bakıldığında, sanki sahil denizle sıfırlanmış gibi görünüyordu. Yani deniz tüm karayı kapsamış gibiydi.
Üsküdar kıyısında vapur ile minibüs - 02.06.2014
Umarım doğanın bu önemli uyarılarını tüm yerel ve genel yöneticilerimiz ile danışmanları iyi algılar ve gereken önlemleri en kısa sürede alırlar. Kazanan güzel ülkemiz ve saygıdeğer halkımız olacaktır.
Sevgi ve saygılarımla (05.06.2013)
Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR

3 Haziran 2014 Salı

DÜNYA’DA VE TÜRKİYE' DE SÜRDÜRÜLEBİLİR TARIM POLİTİKALARI; Hamdi DAĞ - STD (Sürdürülebilir, Ekolojik Tarım ve Çevre Derneği) Genel Başkanı

DÜNYA’DA VE TÜRKİYE' DE SÜRDÜRÜLEBİLİR TARIM POLİTİKALARI
Hamdi DAĞ
STD (Sürdürülebilir, Ekolojik Tarım ve Çevre Derneği) Genel Başkanı
Dünyada 1960’lı yıllara kadar çevre koruyucu, çevre iyileştirici bir alan olarak tanımlanan tarım sektörünün bu özelliği; 1970’li yıllardan itibaren sorgulanmaya, tartışılmaya başlanmış ve tarım sektörünün toprak işleme tekniklerinden başlayarak, sektörde kullanılan girdiler, bu girdilerin üretim ve kullanım süreçleri, kullanıldığı ürünler üzerindeki etkileri ile tarımsal ürünleri tüketenlerin üzerinde ve çevre üzerindeki olumsuz etkileri sorgulanmaya başlanmıştır.. Araştırmaların yönünün kirlenme, çevre kirliliği, kalıcılık konularına çevrilmesi ile ortaya çıkan sonuçlar; tarım sektörünün çevre kirliliği üzerindeki etkisinin sanıldığından daha fazla olduğunu ortaya koymuştur.
Gelişmiş ülkeler sürdürülebilir tarım konusu ile 1900’lü yılların başında ilgilenmeye başlamış, gelişmekte olan Uluslar arası Sürdürülebilir Tarım Birliği ve Uluslararası Organik Ürün Hareketleri Organizasyonu hareketleri Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının araya girmesi üzerine sekteye uğramıştır. İkinci Dünya Savaşının sona ermesiyle hareket tekrar başlamıştır.
Günümüzde merkezi ABD’ de olan’’Sürdürülebilir Tarım Birliği (SAA)’’ ve Merkezi Almanya’da olan “Uluslararası Organik Ürün Hareketleri İzleme Organizasyonu (IFOAM)’’ tarımsal üretimde sürdürülebilir tarım, temiz üretim ve temiz ürün çalışmalarını sivil toplum örgütleri olarak yapmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti 1995 yılında Rio de Janerio’da yapılan GATT toplantılarına Cumhurbaşkanı düzeyinde katılmıştır. Daha sonra adı “Dünya Ticaret Örgütü” olarak değişen Gümrük Tarifeleri Ticaret Anlaşmasını (GATT) imzalamış ve bu anlaşma 1995 yılı Aralık ayında resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Söz konusu anlaşmanın tarım bölümünü okuyan Tarım ve Köy İşleri Bakanlığında çalışan bir grup Ziraat Mühendisi, bu anlaşmanın, tarım sektöründe yaratacağı sorunları görmüş ve bu sorunların aşılabilmesi için Tarım ve Köy İşleri Bakanlığına bir dizi uygulama projeleri hazırlayarak sunmuşlar ve uyarmışlardır.
Dönemin üst yöneticileri GATT anlaşmalarının tarım sektöründe getireceği değişiklikleri anlamadıklarıiçin söz konusu projelerinde anlamamış ve kabul etmemişlerdir. Bunun üzerine bu küçük grup “ Sürdürülebilir Tarım Çiftçi Yardımlaşma Derneği” adı altında Bakanlıkta çalışan mühendisler ve Polatlılı birkaç aydın üretici ile Türkiye’de ilk defa sürdürülebilir kavramını kapsayan bir sivil toplum hareketi başlatmıştır.
Türkiye’de 1996 yılında bu konuda çalışmak üzere uluslararası statüde kurulan STD ‘’Sürdürülebilir Tarım Çiftçi Yardımlaşma Derneği’’ bu günkü adı “STD-Sürdürülebilir Ekolojik Tarım ve Çevre Derneği”olarak yoluna devam etmektedir. Kurulduğu 1996 yılından bu güne dek üyelerine, ülkemiz çiftçilerine, üreticilerine, tüketicilerine gelişen teknikleri, bilgileri ve disiplinleri projeler, eğitim, tanıtım ve yayım çalışmaları ile gönüllü olarak sunmaktadır.
GATT ANLAŞMASI VE TÜRKİYE:
GATT Anlaşmasıile Türkiye’de tarım sektörünün mevcut üreticilerle sürdürülemeyeceği ve tarım sektöründe yeni aktörlerin yer alacağı öngörüldüğü için, dernek mevcut üreticilerin varlıklarını devam ettirebilmeleri amacına yönelik olarak bu adı almıştır.
Dernek tüm canlılarda fıtraten var olan neslini devam ettirme içgüdüsünün, sosyal boyutundan hareket etmiştir. Doğada var olan bildiğimiz tüm canlıların ilk ve temel görevleri kendi nesillerinin devamlılığını sağlamaktır. Darwin’in önermeye çalıştığı gibi her canlı, doğada değişime uğrayarak bu günkü formlarını almıştır tezine karşılık, yaratılmış her canlı neslinin devamı için doğadaki ve yaşamdaki değişime uyabilmek, neslini devam ettirebilmek amacı ile sürekli değişim halindedir ve bu değişim devam etmektedir.
O halde sürdürülebilirlik yaşamın devamı ve devamının sağlanması olarak düşünülmelidir. Bu bir canlı olabileceği gibi, bir ülke, bir sosyal kurum, bir sektör ve bir işletme olabilir.
Tarım sektörünün sürdürülebilirliği, bu sektörün kullandığı tüm kaynakların sürdürülebilirliği ve sektör yaşayanlarının ekonomik sürdürülebilirliği ile mümkündür. Tarımın üretim kaynakları tarım toprakları, tarımsal su, güneş enerjisi, gen kaynakları,sermaye ve üreticidir.
Tarım topraklarının sürdürülebilirliği bu toprakların canlılığının, verimliliğinin korunması ve geliştirilmesi anlamını taşımaktadır. Toprağın bizatihi kendisinin canlı olduğunu 1933 yılında Sovyet Bilim adamları tarafından ispat edilmiştir. Toprak oksijen tüketen bir canlıdır. Bu canlılık sayesindedir ki insanoğlunun işlemediği ve yaşamadığı alanlarda binlerce bitki yaşamakta ve barınmaktadır. Bilim hala toprakta var olan ve toprak alkalileri olarak sınıflandırılan Tantallar grubu elementlerin fonksiyon ve görevlerini çözememiştir.
Ancak 1848 yılında kimyasal gübrelerin tarım topraklarına atılması ile birlikte, tarım topraklarının bu canlılıkları yavaş yavaş yok edilmeye başlamıştır. Canlılar üzerinde en baskın gen tembellik genidir. Toprağa hazır olarak verilen kimyasal maddeler bu toprakta yaşayan canlılarım tembelleşmesine neden olmaktadır. Tembelleşme görev yapmadan uzaklaşmaya ve hazır besin maddelerini tüketmeye yönlendirmekte bunun sonucu olarak, hazır besin maddesi verilmemesi halinde bitkisel üründe verim alınmamasına neden olmaktadır.
ABD’ de 125 yıllık çakılı deneme sonuçlarına göre, her 5 yılda bir, topraktan almakta olduğumuz verimi koruyabilmek için kullanmakta olduğumuz kimyasalları 2 kat artırmak zorundayız. Bu bir taraftan ekonomik olarak üreticiyi zorlamakta, diğer taraftan da toprakların canlılığı her yıl biraz daha azaltmakta ve sonunda toprak ölmektedir. Bu gün kara alanlarında bu verimsizliğe düşen on binlerce hektar tarım toprağı bulunmaktadır. Büyük ümitler bağladığımız GAP bölgesi sulama alanlarında da bu ölüm sorunu yaşanmaya başlamıştır.Nevşehir-Niğde bölgesinde 30-40 yıldan beri büyük ölçekte patates tarımnda aşırı kimyasal gübreler kullanılarak yapıldığından 2000 yılından itibaren toprakta çoraklaşma ve bozulmalar had safhaya ulaştığından ürünlerde hastalık ve verimsizlik başlamıştır.Neticede o tarihten bu güne kadar karantina uygulanmaktadır.
Aral gölü felaketi bunun en canlı misalidir. Diğer taraftan insanoğlunun ulaşamadığı Amazon ormanlarında bitki ve canlı gelişim hızı hala dünyanın en hızlı canlı gelişimidir. Bu bitki gelişim hızına seralardaki su kültürü ve tam otomatik atmosfer kontrolüyle bile ulaşılamamıştır.
Bu verilerışığında tarımsal üretimin ana kaynağı olan tarım topraklarımızın korunması,geliştirilmesi sürdürülebilir tarımın temel görevlerinden biridir. İkinci temel kaynak sudur. Su tüm canlıların temel maddesi olup, bitkiler için ise ayrıca üretim aracıdır. Dünyamızda hızla tükenen en hayati değer temiz su kaynaklarıdır. Bir su küresi olan dünyamızın temiz su miktarı toplam suyun ancak %11’idir ve bu kaynak karada yaşayan tüm canlılar tarafından paylaşılmaktadır.
Bu paylaşım düşünülerek suyun doğru, yeterli ve zamanında kullanımı sürdürülebilir tarım için vazgeçilmez kurallardan biridir. Bir taraftan tarımda kullanılagelen kimyasalların toprak ve yeraltı sularını kirletmesini önlemek, diğer taraftan bitki gelişimi için yeterli ve temiz suyun bitki kök bölgesinde (en azından tarla kapasitesinde) bulunmasını sağlamak zorunluluktur. Tarımda kullanılan bu suyun tuzluluğu ve asitliği bilinmelidir. Bitkisel üretim suyu kullanmak zorunda olduğumuz bir sektör olmakla birlikte, kirletilmiş suların temizlendiği doğal bir arıtma sistemidir.
Bu sistem yanlışsanayi ve tarımsal uygulamalar sonucunda kirletilmiş suyun tekrar kullanılabilir suya dönüşümünü sağlamaktadır. Su temizleyen bataklık bitkileri ve bunların içinden insan tüketimine uygun çeltik, şeker kamışı tarlaları ağır metaller nedeni ile kirletilmiş suyun içindeki ağır metalleri tohum kavuzlarında tutup biriktirerek, suyun temizlenmesini sağlamaktadır. Sürdürülebilir tarımda bir taraftan suyu doğru ve rasyonel kullanmak, diğer taraftan, kirletilmiş suların temizlenerek yeniden kullanımını sağlamak gibi bir işlevi vardır.
Güneş enerjisi Dünyamızın tek enerji kaynağıdır. Bütün enerjiler bu kaynaktan türemişlerdir. Bu enerjiyi kullanarak bu enerjiden madde içinde depolanabilir enerjiyi yaratma görevi bitkilerindir. Dünyamızın güneş etrafında 365 günde bir tür atmasının yarattığı mevsimlerin bir benzerini güneş sistemi novanın etrafında 5 milyon yılda bir yapmaktadır. Etkisini bu yıllarda hissettiğimiz global ısınma önümüzdeki yıllarda daha da artacaktır.
Çünkü güneş sistemimiz novaya yakınlaşan yörüngededir. Bu değişim doğal olarak dünya ikliminin değişimine neden olacaktır. Dönenceler kuzey ve güney yarım küreye doğru ilerleyecek ve bu gün kuzey Afrika da var olan hava olayları önce Akdeniz sahillerimize sonrada kuzeye Karadeniz sahillerimize kadar çıkacaktır.
Bu iklim değişikliği önce böceklerin sonra hayvanların ve en sonrada bitki örtüsünün değişimine neden olacaktır. Ekvatordan, kuzey ve güney kutbuna kadar tüm iklim koşullarında yaşayabilen tek canlı insan olduğuna göre, diğer bütün canlılar bu değişime göre yeni yaşam alanları için göç edecekler ve dünyanın yaşam alanlarıdeğişecektir. Bunu önlemek ve durdurmak mümkün olmadığına göre, sürdürülebilir tarım için değişen iklim koşullarına göre bitki pateni nin değişimine hazırlanmak zorunda olacağız.
Tarım sektörü doğada var olan gen kaynaklarını kullanarak üretim yapmaktadır. Ülkemiz bu gen kaynaklarının en önemli yerlerinden biridir. Ancak son yıllarda genetiği değiştirilmiş tohumların üretimi ve ticareti hızla artmaktadır. Sürdürülebilir tarım var olan gen kaynaklarını korumayı ve geliştirmeyi temel ilke edinmiştir. Mevcut genlerin melezleri ile üretimin artırılması ve/veya dayanıklı türlerin üretilmesi ile bu karıştırılmamalıdır. Melezlik doğa da mevcuttur ve doğanın bir parçasıdır. Ancak gen transferi ve mutasyonlar doğaya aykırıdır.
Her sektörde olduğu gibi tarım sektöründe de sermaye üretimin ayrılmaz bir parçasıdır. Sermayeyi yaratmak, tüketebildiğimizden daha fazlasını üretebilmekle mümkündür. Doğal olanı da budur. Ancak başkaları tarafından yaratılmış değerleri ele geçirerek sermaye büyütmekte mümkündür.
Avrupa kıtasıköleliğin yasaklandığı 1930 yılına kadar en büyük sermeye birikimini, köle ticareti ve sömürge ülke kaynaklarının sömürülmesi ile elde etmiştir. Biriken bu sermaye bu gün tüm dünya ya empoze edilmeye çalışılan globalizmin, global ekonominin doğuşuna sebep olmuştur. Biriken ve harcama yeri olmayan uluslar arası sermaye yeni üretim kaynakları aramış, 1995 yılında yapılan DTÖ Anlaşmasının yarattığı hukuk çerçevesinde de gelişme yolunda olan ülkelerin sermaye yetersizliklerinden dolayı kullanılamayan kaynaklarına ulaşmıştır.
Sürdürülebilir tarım üreticinin sermaye birikimini sağlayabilecek, maliyetleri minimize eden ve ürünün pazar değerini artıran teknikler geliştirmektedir. Az toprak işleme, toprağı devirmeden işleme, kimyasallar yerine doğru ve doğal girdiler kullanma, hayvancılık sektörü atıklarının bitkisel üretimde, bitkisel üretim atıklarının hayvansal üretimde kullanılabilirliğini geliştirmektedir.
İz elementlerin kullanımlarını artırmakta, doğal mikroorganizmalarla toprak verimliliğini artırmak ve rasyonel ürün münavebesi ile tarımda maliyetleri düşürüp, sermaye birikimini sağlamaya yönelik çalışmalar yapmaktadır. Bu çalışmalar ile üreticiyi toprağına ve kaynaklarına sahip çıkabilme gücü ve bilgisine ulaştırmaya çalışmaktadır. Aksi takdirde bu kaynaklar yine sermaye gücünün eline geçecek ve üretici bir zamanlar kendine ait bu topraklarda işçi olarak çalışan sıradanlığa düşecektir.
Sürdürülebilir tarımın en çok önem verdiği kaynak bizatihi üreticinin kendisidir. Üretici üretim kaynağı olarak toprağını, bilgi ve tecrübesini ve sermayesini koyarak geçimini sağlamaya çalışan bir müteşebbistir. Öyle bir müteşebbistir ki tüm kaynaklarınıüstü açık bir fabrikaya yatırmakta ve tüm yaşamını bu fabrikada üreteceği, miktarı ve fiyatı belli olmayan, pazarı belirsiz üretime bağlamaktadır.
Sürdürülebilir tarım işte bu üreticileri eğitmek, bilgilendirmek, örgütlemek, belirsiz pazarıbelirgin hale getirmek ve yatırıma başlamadan bu yatırımın sonunda ne kazanabileceğini bildirmek görevini üstlenmektedir.
Sürdürülebilir tarımın ulaşımı en zor hedefi budur. Bu hedefe ulaşabilmek için üreticilerde davranış değişikliği kazandırılmalıdır. Bu değişiklik bir nesille olmamaktadır. En az üç nesil bu çalışmaların devam ettirilmesi zorunludur.
Sürdürülebilir tarım prensipleri;
Doğal kaynaklar korunacak ve geliştirilecek,
Kullanılan girdiler doğaya ve tüketiciye zarar vermeyecek, yenilenebilir kaynaklar kullanılacak,
Sürdürülebilir tarım işletmesi, kendi girdilerini kendi işletmesi içinde, münavebeye uygun olarak üretecek,
Hayvancılık ve bitkisel üretim birbirlerine girdi temin edebilecek dengede olacak, hayvancılık atıkları, bitkisel üretimde girdi, bitkisel üretim atıkları hayvancılığın girdisi olacak,
İşletme dışa bağımlı olmadan ve doğal kaynaklarını azaltmadan üretimini, ekonomik boyutta sürdürebilecek,
Gerektiğinde işletme, kontrollü olarak kimyasal girdi kullanabilecektir.
Bu prensiplerin temeli tarımsal üretimin; doğal kaynakları olan Toprak, Su ve Bio çeşitliliğin korunarak, işletmenin ekonomik olarak sürdürülebilirliğinin sağlanmasıdır.
Sürdürülebilir Tarım Derneği kurulduğu 1996 yılında “Türkiye Sürdürülebilir Tarım Sempozyumu” yaptığında, 2005 yılında Türk tarımının içine düşeceği durumu, üreticinin çarpacağı kayayı ve Devletin desteklemelerle yapmak zorunda kalacağı düzenlemeleri bildiri ve data show olarak sunmuştu.
Ne yazık ki o gün sunulan bildiri bu gün gerçekleşmiştir. 1996 yılından beri eğitim, bilgi ve destek verdiğimiz üreticilerin çocuklarının bu çabaya devem ettiğini görmekteyiz. Bu sürdürülebilir Tarımın planlandığı gibi geliştiğini ve büyüdüğünü göstermektedir. Sabır ve heyecanla bu çalışmalar devam edecektir. Bir nesil daha bu konularda bilgilenecek ve yetişecektir.
ORGANİK TARIM’IN TARİHÇESİ,
GELİŞİMİ VE SÜRDÜRÜLEBİLİR TARIM
Dünyada Organik Tarım Hareketinin Başlaması, Doğuşu ve Gelişmesi
Dünyada tarımın çevre üzerindeki olumsuz etkilerinin ilk kez belirlenmesinin tarihi Orta Çağ’a kadar gitmektedir. İngiliz tarımcı Henleyli Walter 13. yüzyılda çift sürmede at kullanımının giderek yaygınlaşmasının orman alanlarının azalmasısonucunu yarattığını belirterek, tarımda işgücü olarak at kullanımına karşıçıkmıştır. Dönemin diğer bir tarımcısı Robert Grossetes’in yazdığı kitaplarda ve yazarı belli olmayan Husbandry adlı kitapta tarım topraklarının nadasa bırakılması, organik gübre ile gübrelenmesi ve tohumluğun mutlaka her yıl değiştirilmesi ile münavebenin tarımsal verim düşüklüğünün önleyebildiği betimlenirken uygun olmayan tarımın toprakları verimsizleştirdiği belirtilmiştir.
Dünyadaİzlenen Politikalar
Gelişmişülkeler sürdürülebilir tarım konusu ile 1900’lü yılların başında ilgilenmeye başlamış, gelişmekte olan Uluslararası Sürdürülebilir Tarım Birliği ve UluslararasıOrganik Ürün Hareketleri Organizasyonu hareketleri Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının araya girmesi üzerine sekteye uğramıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle hareket tekrar başlamıştır.
Günümüzde merkezi ABD’de olan’’Sürdürülebilir Tarım Birliği (SAA)’’ ve merkezi Almanya’da olan ‘’Uluslararası Organik Ürün Hareketleri İzleme Organizasyonu (IFOAM)’’tarımsal üretimde sürdürülebilir tarım, temiz üretim ve temiz ürün çalışmalarını sivil toplum örgütleri olarak yapmaktadır.
Türkiye’de 1996 yılında bu konuda çalışmak üzere uluslararası statüde kurulan STD‘’Sürdürülebilir Tarım Çiftçi Yardımlaşma Derneğimizin’’ bugünkü adı STD Sürdürülebilir Ekolojik Tarım ve Çevre Derneği olarak yoluna devam etmektedir. Kurulduğu 1996 yılından bugüne dek üyelerine, ülkemiz çiftçilerine, üreticilerine, tüketicilerine gelişen teknikleri, bilgileri ve disiplinleri projeler, eğitim, tanıtım ve yayım çalışmaları ile gönüllü olarak sunmaktadır.
Türkiye’deİzlenen Politikalar
Türkiye, özellikle 1960’tan itibaren hızla gelişmekte, sanayileşmekte ve kentleşmektedir. Bu süreç önümüzdeki dönemlerde de hızlanarak devam edecektir. 1992 yılı Haziran ayında Brezilya’nın Rio de Jeneiro kentinde B.M. (BirleşmişMilletler) Çevre ve Gelişme Konferansı yapılmıştır. Konferans sonunda bir eylem planı (Gündem 21) deklare edilmiştir.
Devlet Planlama Müsteşarlığı Gündem 21’in getirdiği yükümlülüklerden biri olan "Türkiye Gündem 21 Ulusal Çevre Eylem Planı’’ çalışmalarına başlamış ve 1996 yılında çalışma tamamlanarak yayınlanmıştır. Bu çalışmanın akabinde Çevre Bakanlığı’nca ‘’Türkiye Ulusal Gündem 21 Hazırlanması ve Uygulanması Projesi’’hazırlanmıştır.
Bütün bu çalışmalara paralel olarak Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Türkiye’de üretilen ve A.B. ülkelerine pazarlanması planlanan tarım ürünlerinin sertifikalandırılması için ‘’Organik Yöntemle Üretilmiş Ürün Yönetmeliği”ni Aralık 1994’te Resmi Gazete’de yayınlamış ve İzmir’de ‘’Ekolojik Tarım Organizasyonu (ETO)’’ kurularak Organik Ürün Sertifikalama hizmetleri Türk ve yabancı ülke firmalarınca verilmeye başlanmıştır.
Türk Standartlar Enstitüsü 19981999 yılı iş programına "Ekolojik Yöntemlerle Üretilmiş Tarım Ürünleri Standardı Hazırlanması’’ faaliyetini koymuş ve bunun için Ekolojik Tarım Ürünleri Hazırlık Standartları Daimi Komitesi’ni kurmuştur. TSE "Ekolojik Yöntemle Üretilmiş Bitkisel Ürünler Standardı”nıyayınlamıştır.
Organik Tarım Organizasyonları, Prensipleri ve Çalışmaları
Başlangıçta tarım topraklarının korunması için başlatılan organik yetiştiricilik, sonradan tüketicilerin sağlıklı beslenmelerine ve devamında da organik ürün yetiştiricilerinin hak ve menfaatlerinin korunmasına yönelmiştir. Bu nedenle kapsam genişletilmiş ve her yıl ilave edilen yeni kurallarla karmaşık ve içinden çıkılmaz hale gelmiştir. Bu konudaki en büyük otorite olan IFOAM her yıl yeni ilavelerle yönetmeliğini zenginleştirmektedir.
Ancak bütün bu karmaşanın içinde temel olarak belirlenen kurallar şunlardır;
Toprakİşleme ve Bitki Besleme
Toprak canlılarının hayatiyeti devam ettirilecek (toprak işleme).; Bitkinin topraktan aldığı maddeler dengeli olarak toprağa verilecek (bitki besleme).; Bitki besleme amacıyla toprağa verilen maddelerin, üretim ve tüketim süreçlerinde bitki, hayvan ve insan sağlığı üzerinde olumsuz etkisi olmayacak, Kullanılma mecburiyeti olan tarımsal savaş preparatları doğal preparatlar olacak ve kullanıldığı zararlı dışındaki canlılar üzerinde zararlı olmayacak, Organik tarım işletmesinin sahibi ve çalışanlarının hakları ve kazançları, asgari düzeyde insan hakları ve yaşam standardından aşağı düzeyde olmayacak, Organik olarak üretilen ürünlerin, sertifika ve etiketi olacak.
Bu koşulların en dikkat çekeni "e” maddesidir. Organik işletme çalışanı temel hak ve özgürlüklerden yararlanma konusunda koruma altına alınmaktadır.
Dünyada Sürdürülebilir Tarım Hareketinin Başlaması,
Doğuşu ve Gelişmesi
Sürdürülebilir Tarım kavramı, Organik Tarım kavramından yaklaşık 60 yıl sonra ortaya çıkmıştır. Çıkış nedeni; organik tarımın katı kurallarından biraz kaçınmak ve üreticilerin bazı kimyasalları kullanmalarına olanak vermek üzere, tarımsal üretimi toprağın verimliliğini artırarak devam ettirebilmektir.
Toplam Kalite Kontrol Standardı
Bu amaçla merkezi Amerika Birleşik Devletlerinde bulunan Dünya Sürdürülebilir Tarım Birliği, toprak işlemeden başlayarak, doğal toprak ıslah maddeleri, kültürel bitkilerinin birlikte ekimi, münavebe, doğal maddelerle bitki besleme ve doğal preparatlarla tarımsal savaşım mecbur kaldıkça da kontrollü kimyasal maddelerle besleme ve savaşım tekniklerini geliştirmişlerdir. Sadece nihai tüketim ürünü için değil, üretimin her aşamasında kalite ve kontrol sistemi ile sanayi üretimindeki ‘’Toplam Kalite Kontrol Standardı’’nın uygulamasına çalışılmaktadır.
Başlangıcı1950 yılı olan sürdürülebilir tarım hareketi, özellikle Amerika kıtası ve okyanus ülkelerinde yaygınlaşmış ve gelişmiştir. Bugün 100’den fazla ülkede birliğe bağlı araştırma enstitüleri ve üye üreticiler, sürdürülebilir tarım teknikleri, birbirleri ile uyumlu bitki yetiştiriciliği, toprak işleme teknikleri ve doğal ilaçlar konusunda bilgilerini, açılmış olan bir internet sayfasında, paylaşmaktadırlar.
Her sene değişik ülkelerde toplanan sürdürülebilir tarım uzman ve yetiştiricileri bu toplantılarda teknik ve ilaç bilgilerini paylaşarak yeni uygulama tekniklerini geliştirmektedir. Aylık ve yıllık olarak çıkardıkları bültenlerle de bu bilgilerin yayımını yapmaktadırlar.
Sürdürülebilir Tarım Organizasyonları, Prensipleri ve Çalışmaları:
Dünyada sürdürülebilir tarım hareketi, tıpkı organik tarım hareketinde olduğu gibi sivil toplum kuruluşları tarafından teknikler bu örgütlerce belirlenmekte ve üye sivil toplum kuruluşlarına bildirilmektedir. Bu kurallar organik tarım ku­rallarında olduğu gibi katı ve zorunlu değildir. Seçim ta­mamen üreticinin tercihine bırakılmaktadır. Bunun sonucu olarak sürdürülebilir ve iyi tarım teknikleri ile yetiştirilmiş gıdalarda herhangi bir sertifikasyon veya etiketleme mec­buriyeti getirilmiştir. Bu tür bir etiketlenmenin mecburi ol­ması nedeniyle de, sertifikasyon ve denetim firmaları oluş­turulmuştur.
Sürdürülebilir tarım prensiplerine baktığımızda da bunun sebebini açıkça görmekteyiz. Sürdürülebilir tarımın bütün dünyada kabul görmüş usul, ilke ve prensip­leri;
a. Doğal kaynaklar orijinal biçimi ile korunacak ve olabildiğince geliştirilecek,
b. Kullanılan girdiler doğaya, çevreye, tarım alanlarına ve tüketiciye zarar vermeye­cek, mutlaka ve mümkün olduğu kadar yenilenebilir kaynaklar kullanılacak,
c. Sürdürülebilir tarım işletmesi, kendi girdilerini kendi iş­letmesi içinde, münavebeye uygun olarak; En uygun, ekonomik ve asgari maliyetle “ucuz” üretecek,
d. Hayvancılık ve bitkisel üretim birbirlerine girdi temin edebilecek dengede olacak, hayvancılık atıkları, bitkisel üretimde girdi, bitkisel üretim atıklarıhayvancılığın girdi­si olacak ve bu şekilde “sürdürülebilir” dönüşüm sağlanacak.
e.İşletme dışa bağımlı olmadan ve doğal kaynaklarını azaltmadan, bilâkis, doğal imkân ve kaynaklarını arttırıp geliştirerek üretimini, ekonomik boyutta sürdürebilecek,
f. Ancak, gerektiğinde ve sadece zorunlu hallerde işletme, kontrollü olarak kimyasal girdi kul­lanabilecek; Fakat bu kullanımın nihai kullanıcı (tüketici) üzerinde olumsuz etki, genetik bozukluk ve muhtelif hastalıklara neden olmamasına dikkat edilecek.
Bu prensiplerin temeli tarımsal üretimin; doğal kaynakla­rı olan Toprak, Su ve Bio çeşitliliğin korunarak, işletmenin ekonomik olarak sürdürülebilirliğinin sağlanmasıdır.
***
(*) Yararlanılan kaynaklar :
1) M. Aşkın SÜRMELİ, Ziraat Yüksek Mühendisi, Bolu SYDD Başkanı
2) Dr. Muzaffer BUMİN, Ziraat Yüksek Mühendisi, STD Başkan Yardımcısı.