7 Ağustos 2015 Cuma

ZEYTİNİME DOKUNMA... TAMER UYSAL

ZEYTİNİME DOKUNMA...
TAMER UYSAL
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, 
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından. (Nazım Hikmet)
Bursa coğrafi konumu dolayısıyla doğal ve tarihsel kaynakları oldukça zengin bir kent.. Bunu son yıllarda kent kozmopolit bir yapı kazandıkça daha iyi idrak edebiliyorum. Ancak bir çok kentte varsıl olmamanın sonucu olarak insanımız bilhassa yoksul insanlarımız farkına varmıyor varamıyor. Nasıl varsın ki ülkede 10-12 yıldır egemen olan zihniyet insanların bilhassa mütedeyyin insanların alışılmış araçlarla dikkatini celp etmeyi ya da başka yerlere çekmeyi dağıtmayı çok iyi beceriyordu. Zaten okumayan tek tipliliği yadsımayan bir toplumda farklı bir netice de beklemek abesle iştigaldi. Şundan varıyorum bu sonuca Bursada yaşayıp da Yeşil Türbede gömülü Osmanlı padişahının kim olduğunu bilmeyen yarıdan çok fazla insan var Uludağ ı görmeyen o kadar çok insan.. Tıpkı İstanbul da dizi dibindeki boğazı görmeyen İnsanları var olması gibi. Bunu uydurmuyorum bunlar yakın tarihte yapılan anket araştırmalarında çıkan sonuçlardır. İsterseniz deneyiniz, daha zor bir sual olacak belki ama hergün binlerce insanın geçtiği Timurtaş paşa türbesi önünde yapın bu testi: Kaç kişi şehrin kesinlikle en canlı bu muhitinde yatan zatın adını bile zikredemez. Adım gibi eminim.
Peki bu bir eksiklik mi elbette değil. Her mezarın başında bir yazıt var ve oradan bilgi edinebiliyorsunuz. Eksiklik olarak görülen ne olabilir peki. Elbette tarih yazımı konusundaki eksiklik. Ne diyordu Mehmet Akif;
“Kıssadan Hisse” şiirinde:
Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
'Tarih'i 'tekerrür' diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
Bursa’nın simgelerini içeren çok yerinde bir yazı kaleme almıştı Ramis Dara. "Türkiye ve Dünya Ormanında Bursa’nın Simgesi Nedir!" diye soruyordu. Yıllar önceki bir yazı. Sanırım Bursa Defteri adlı bir dergide yayınlandı. Şunları sıralamış. Uludağ, teleferik, Prusuias-Osman Gazi-Orhan Gazi ve türbeleri, Erguvan, Çınar, Yeşil Türbe, Ulucami, Karagöz, Cumalıkızık Evleri, Hanlar, İznik çinileri ve Kılıç kalkan.
Yazarın seçtiklerine katılmamam mümkün değil. Hele surları dahil etmemesiyle ilgili yorumuna katılmamak hiç mümkün değil... Bugün kaybettiğimiz bir çok değer var. Bunlardan hiç birisini haklı olarak adaylar arasına koymamış. Koyamamiş. Çünkü yitip giden kaybolan değerler bunlar. Saydıkları hakkında ise hemfikirim.
Geçtiğiz yıllarda bir anıt-mezar bulunmuştu Bursa’da 2 bin yıl öncesine tarihlenen. Sonra o mezarın talan edildiği yazıldı Anıt mezarda ilk bilimsel araştırmaya girişen Uludağ Üniversitesi Öğretim Üyesi. Prof. Dr. Mustafa Şahin hem de Belediyenin kendi bastırdığı dergide “arkeolojik park” olarak değerlendirilmesini salık vermesine rağmen dinleyen olmadı. Bu bölgede hiçbir ciddi çalışma yapmadılar. Çevresini tel örgüyle çevirip toprakla örtmekle yetinildi. Mezarda rastlanan bronz bir obol (sikke) den yola çıkıp hakkında bilgiler net olmamasına karşın kral mezarı deyip çıktılar. Velakin Bitinya kralı kimin umrunda. Bu binlerce yıllık buluntu üstü kapatılıp unutuldu gitti. Yani Bursa’yı kuran ya da ünlü komutan Hannibal'a kurdurduğu rivayet edilen Prusias ve anıtı hakkında bir şey bilen var mı? Doğma büyüme bu kentteyim bu konu hakkında yazıp çizen bilmem.
Simgelerden biri de Karagözmüş. Hacivat ve Karagöz de Bursa denilince akla gelen isimlerden. Onlardan geriye kalan geleneksel bir sanata dönüşen “gölge oyunu” Günümüzde pek yer bulamasa da hala bayram ve ramazanın yegane eğlencelerinden birisi. Onlarla da ilgili kesin bir bilgi yok elimizde. Güya Orhan ya da Yıldırım zamanında yaşamışlar ve cami yapım esnasında çalışanları nüktedanlıklarıyla oyalandıkları için ölümle cezalandırılmışlar. Ezel Akay ile Levent Kazak bu konuya farklı yorum getirmişlerdi. Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü filmiyle. Senaristlere göre öldürülmeleri o kadar basit nedenden değildi. Devlet yönetiminde bazı isimleri rahatsız etmişlerdi. Bunlardan birisi olan Vezir Pervane (Güven Kıraç) kolay kolay unutulmayacak bir söz etmişti, “ Mizah bir yumruktur kime vuracağı belli olmaz” diye…
"Bu, dünyaya örnektür. Bu ruhun ışığıdur. Bu da, ete kemiğe bürünmüşlüğün, ademin vücudun halidir. Bu ruh ışığu artlarından aydunlattıkça cisimler ve vücutlar bu dünyada görünür olurlar. Işık sönünce vücut kaybolur gider, geriye bomboş bir dünya kalır..." Filmde bahsi geçen bu sözler Hacivat ve Karagöz oyununun yaratıcısı olduğu rivayet edilen Şeyh Küşteri'ye ait olduğu iddia ediliyor. Şeyh Küşteri, padişahın Hacivat ve Karagöz'ü canlandırmasını buyurduğu kişi olarak bilinir mezarı kayıptır. Bir zamanlar Tayyare Kültür Merkezi'nin oralarda olduğu söylenirdi. Mezarın buradan kaldırılıp anıt mezara taşındığı söylenir.
Hacivat'ın evi
Köşede ufaraktan
Bir tüfek atımı duraktan
Kapı pencere elekten
Döşemeler zemberekten
Dökülmekten
Sökülmekten
İncelmiş süprülmekten
Turgut Uyar böyle diyor Hacivat'ın Evi isimli şiirinde. Edip Cansever’in en sevdiği on şiir diye not almışım. Oyunun aslı kökeni hakkında çeşitli iddialar ileri sürülse de Bugün Karagöz ve Hacivat adına 1982 yılında yapılmış bir anıt mezar bulunuyor Çekirge (Plai) olarak anlan semtte. Arkasında Karagöz’ün mezarı varmış. Gönül Akıncı isimli seramik sanatçısı tarafından yaratılan tasvirler de anıtı süslüyor. Çekirge deyince meşhur Bursa kaplıcalarından söz edilmemesi herhalde günümüzde tıbbi ticari alana peşkeş çekilmesinden dolayısıyla olsa gerek.
Dara, surların ise orijinale uygun olarak restore edilemeyeceği için -ki öyledir birkaç Osmanlı tarihçisinin yazdıklarından ya da temel buluntularından yola çıkarak- önerilenler arasına sokulamayacağını belirtmektedir.
Bugün Bursa’da varolan surların hali pür i perişandır. Restorasyon tatbik edilip icra edilenlerin neticesi ise daha daha büyük felakettir. Ancak onların şu an ortaya çıktığı şekilde yıkılıp dekor yani canlandırmaktan öte gitmemiştir. Bey Sarayı hakkında yazılanlar da rivayetten öte değildir Ya sarayın içine bile girmemiş batılı gezginler ya da Osmanlı devlet ulemasının (Aşıkpaşazade, Lami Çelebi vs.) yazdıkları teferruattır.
Bugün İznik çinileri mass production yani seri üretime yenik düşmüştür. Tek tük atölyelerde seramik sanatçıları İznik çiniciliğini yaşatmaya çalışıyorlar. Çini tıpkı Bursa’nın nebatatları gibi yokolup gitmiş. Kestane, şeftali hatta dut diye bir şeyden söz etmek mümkün mü? İpek böceği de onla beraber uçup gitmiş... Bursa’nın, padişah saraylarını süsleyen, atlas, seraser, çuha, diba, hatayi, kemha, çatma, kadife, canfes, sereng, gezi, zerbaft, kutnu, aba, sof, selimiye'si... Bu kumaşları üreten ipekhaneler kaybolup gitmiş. Dokuma evlerinden de öyle pek eser kalmış sayılmaz. Bunda kuşkusuz Halil İnalcık’a göre Osmanlı'nın güttüğü ticari politikayı da göz ardı edemeyiz.İpek de dokuma endüstrisine feda edilmiş olarak tabii vasfını kaybedip başka ellere teslim edilmiş.
Erguvan ve Çınar adından ne kadar söz edildiyse bence Zeytinden de o kadar söz edilmesi gerekti. Bunu bir eksiklik olarak mı görüyorum . Tabii ki evet. Yazar bildiğim kadarıyla bu şehrin nebatatına benim kadar düşkün birisidir. Zeytinin aklına gelemeyeceğini düşünmüyorum .Ama Bursa’da en az çınarlar ve erguvanlar kadar büyük bir simge de zeytin olmalıydı. Zeytin Akdenize (bilhassa Ege kıyılarına) özgü bir bitkidir. Maki denen bitki örtüsünün içinde erguvanlar kadar zeytin de sayılmalıdır. Çınardan daha uzun ömürlüdür. Ne soğuktan azzeder ne de fazla sıcağı sever. Bilhassa önem bakımından çok eski zamanlardan beri İznik (Nikea) ve Gemlik (Cius) Bursa’dan çok çok ileride gelirler. İznik bir devlet komuta üssü iken Bursa sönük bir tekfurluktur ve doğrudan İznik’e bağlıdır. Tabi ki bir de Mudanya (Myrlea). Ve bugün zeytin her iki ilçenin logosunu süslemektedir. Yazar deniz hinterlandına yani dar arkada kalan bölgesinde olmasını seçimlerini yaparken göz önünde bulundurmuş da olabilir...
Bursa Senfoni orkestrası Uludağ Üniversitesi'nin önayak olmasıyla oda orkestrası olarak kurulmuş. Belediye desteğiyle çalıştıktan bir süre sonra ilk bölge senfoni orkestrası olarak Kültür Bakanlığı'na bağlanmıştı.
Ya Bursa türkülerinin hikayesi... Ben de Halil Bedii Yönetken - Mustafa Sarısözen tarafından derlenmiş, "Ben yemenimi al isterim” türküsünün yeri başka. Al ve yeşili sevdiğimden midir mi bilmem bu türküyü seviyorum... Ama zeytinden söz açılmışken “Zeytinyağlı Yiyemem” türküsünün hakkında son yıllarda tekrar gündeme gelen rivayetlerden de bahsetmeden geçemem.Bu türküyü Yunanlıların ünlü laiko şarkıcısı Glykeria Kotsula ve bizden de Zara icra etmişlerdi. Hatta popüler hale sokulan bu türküyü Candan Erçetin de repertuvarına almıştı. İlginç olan Bursa Güvende yani Bursa yöresine özgü halk oyunlarında seslendirilen türkülerden biri olarak Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin Orhan Şallıel şefliğinde Orkestra tarafından icra edilen Bursa Köy Güvendeleri adıyla yayınladığı albümde de yeralmıştır...
Bilhassa zeytine ve zeytin ağacına nereden mi geldim. Zeytin ağaçlarının her geçen gün Bursa'nın varolan simgelerini bir bir kaybetmesi, kısa bir süre önce Manisa'nın Soma ilçesi, Yırcalı Mahallesi'nde termik santral yapılacak bölgedeki zeytin ağaçlarının kesilmesi ve köylülerin dövülmesi olayının bana anımsattıklarından elbette. Bu türkünün hikayesi de bu ve benzer olayların kökenine ışık tutuyordu. Her ne kadar iddia olduğu ileri sürülse de adından dinsel kitaplarda ve efsanelerde de bolluk ve ölümsüzlük simgesi olarak söz edilmesi ve bu ağacın tanrısallık ifade etmesi yanında faydalarının ise binlerce yıldır bilinip de insan istifadesine sunulmasına rağmen nedense bu sözüedilen türküde gözden düşürülmeye çalışılması yani bir manada kötülenmesiydi.
Zeytin neden simge olmalıdır. Anımsadıklarımdan birisi de Türk-Yunan dostluk nişanesi olarak Karagöz Parkına zeytin fidanı dikim töreni'dir. 17 Aralık 1999 diye not düşmüşüm. Büyük depremin acılı günleri... Acımızı paylaşan Yunan halkı adına bu günlerde fidanı Helsinki Zirvesinde Başbakan K.Simitis Ecevit'e armağan etmişti. Karagöz Parkı'ndaki dikim töreninde Başkonsolos Fitsos Hidas da bulunmuştu. Her şeyden önemlisi barışın ve Ege'nin iki yakasındaki halklarının kardeşliğine simge olan bu ağaç Bursa'da Çekirge semtinde Karagöz parkına da dikilerek tarihi bir olayın da baş kahramanı iken, büyüklerimin hatta anneannemden anımsadığım kadar sık sık şifa niyetine içerek vücuduna da sürdüğü ve faidesinden hiçbir zaman imtina etmediği zeytinyağı hakkındaki bu iddialar neden kaynaklanıyordu. Kaz dağlarının altını üstünü oyan siyanürlü altıncılar için ne demişti Ahmet Uysal,
siyanür buğusu üflendi
zeytinime pamuğuma
gümüşle kör edildim
Aslında o günlerden bugünler arasında pek fark yok. Canlı için adeta yaşam iksiri yerine geçen usaresi ile ilgili dönen dolaplar bana Ortadoğu'da dönen dolapları akla getiriyor. Ortadoğu petrolü için niye bunca kavga veriliyor. Çünkü buradaki petrol dünyanın en nitelikli maliyeti en düşük petrolü. Tıpkı Z.Yağı da öyle. Dünyanın en yararlı bitkilerinden. Hatta belki de en iyisi. Yüzyıllardır. Kaynaklara göre onbinlerce senedir. Antik kalıtlarda bilhassa anforalarla taşınan yegane metanın yani ticaret malının altın sıvı, zeytinyağı olması bunu göstermiyor muydu? Kısaca özetleyecek olursak sen şişirme mısırı kullan diye sana reva görülen mısır yağı margarin in tıpkı petrolde olduğu gibi bazı çuşlar kanalıyla (çok uluslu şirketler) el oğluna taşınmasından ibarettir. Süttozuna razı edip Kore'ye itelendiğimiz günlerin hikayesi… Bir Akdeniz ağacı olan zeytinin yağından mevcut bakımdan hallice olmayan ABD Mısır yağını dolara dönüştürmek için ya kendi kullanacak ya da sana satacaktı İkincisini tercih etti. Bugün ABD tohumculuk ve tahıl tekelleri NBŞ (Nişasta bazlı şeker) üretimi yaparak da petroldeki siyaseti tarıma da bulaştırmış görünüyorlar. En açık örneği Ukrayna olaylarıdır. Buradaki hadiselerin de bu ülkedeki hükümetin tahıl üretimine koyduğu kotadan kaynaklandığı sanılmaktadır.
Daha dün Yırcalı'da yaşananların arkasında yatan görüntü bana devrim arabaları hadisesini de çok yakından anımsatıyor. Hani şu benzin yüzünden yolda kalan 4 arabanın hikayesi. O da bir yutturmacaydı. Elbette “Adı devrim olan bir arabanın sokaklarda dolaşmasına zaten izin vermezlerdi”vermeyeceklerdi. Yoksa bugün memleketin müsrifliğinin bir nolu dış masraf kaleminin otomobil ve yakıtı olmaması hiçten bile değildi….
Bir yazar zeytin için, "tarihin tanığıdır, bir hikayedir, şiirdir, ağıttır, acıdır, hüzündür ve mutluluktur." demişti. Tıpkı Roni Marguiles şiirinde olduğu gibi:
Her geçtiğimde yanından bir zeytin ağacının
sormak gelir içimden: Anlatsana ihtiyar,
küçükken daha sen nasıldı bu topraklar,
kimler geçer yanından, kimler giderdi?
Fenikeliler getirmiş diyorlar buralara seni.
Tuzlu muydu Akdeniz’in suları o zaman da?
Yakıcı mıydı böyle yine öğle güneşi?
Neye benzer, neler düşünürdü Fenikeliler?
Uzun yaşamak kolay. Ya hatırlamak her şeyi?
Sallayıp gövdeni zeytin toplayan insanların
değiştiğini görmek yaklaşık otuz yılda bir,
babadan oğula, izledikçe nesiller birbirini?
Her geçtiğimde yanından bir zeytin ağacının,
düşünmeden edemem: yaslanıp yaşlı gövdesine
kimler dinlenmiş, kimler uyuklamıştır acaba
ılık bir yel eserken yapraklarının altında?
Sorasım gelir her defasında: Anlatsana ihtiyar,
neler gördün, neler kaldı yüzyıllardan aklında?
Nasıl insanlardı Haçlılar? Eski Yunanlılar?
Korkunç muydu Aksak Timur denildiği kadar?
Evet, diye fısıldar yemyeşil yapraklar adeta:
“Koca koca ordularıyla geçtiler önümden hepsi,
gümüş kakmalı kılıçları, ipek takımlı atlarıyla.
Geçtiler… ve gittiler ama işte, yoklar artık hiçbiri.
Buradayım ben hâlâ
Ve tıpkı devrim arabaları aslında unutulan devrim gibi zeytinin şanlı hikayesi de dışa hibe edildi…Zeytinler türküdeki gibi derdest edilirken Bursa'nın, Türkiye'nin hatta Dünya'nın en incancıl en dostane duygusu olarak barış ve simgesi de çıkarlara feda edildi…

6 Haziran 2015 Cumartesi

Ekoloji & Bölüm III: Gezegenimizi kim kurtaracak? Doğa için 10 kuruluş

"5 HAZİRAN" DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ
Ekoloji: Gezegenimizi kim kurtaracak? Doğa için 10 kuruluş; Doğanın savunucuları
1) Uluslararası Doğa Koruma Birliği, IUCN
Dünya Koruma Birliği adıyla da bilinen kuruluş, 1948 yılında hükümetlerden bireylere kadar, doğanın korunmasıyla ilgilenen herkesin katılabileceği bir forum olarak kuruldu. IUCN, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda gözlemci statüsüne sahip tek çevre koruma kuruluşu. Örgüt, dünyadaki en büyük ve etkili koruma örgütü. On binlerce bilim insanının gönüllü çalışmasıyla desteklenen birlik, pek çok kişinin gözünde koruma dünyasının "resmi" sesi; pek çok koruma programının ve politikasının koordinasyonundan sorumlu. Kuruluşun en çok bilinen çalışması, sonuncusu 2002 yılında yayımlanan Nesli Tehlikede Olan Türlerin Listesi (Red List of Threatend Species). Bu liste, tehdit altındaki bitki ve hayvanların en son durumu hakkında kutsal kitap gibi kabul ediliyor. www.iucn.org; www.redlist.org
RESİM: 1> RSPB'den Peter Robinson, örgütleri ve polisin ele geçirdiği, nesli tükenmekte olan hayvan türlerine ait yumurtaları gösteriyor. 
2) Dünya Doğayı Koruma Vakfı, WWF (World Wide Fund For Nature) Örgüt, dünyanın en tanınmış koruma kuruluşlarından. 1961'de Londra'da kuruldu, daha sonra, merkezi İsviçre'nin Gland kentinde (IUCN ile aynı yerde) bulunan uluslararası bir örgüt haline geldi. WWF'nin 50 ülkede şubesi var. Büyük Panda resmi yalnızca bu kuruluşun değil, bütün çevre koruma etkinliklerinin simgesi olarak görülüyor. Örgütün çalışmaları, alan projelerine doğrudan katılımdan, hükümetlere lobi yapma faaliyetlerine kadar uzanıyor. WWF, 2002 yılında yayımlanan Yaşayan Gezegen Raporu ile insanların doğa üzerindeki giderek artan olumsuz etkilerini göz önüne serdi.
www.panda.org; www.wwf.org.uk
3) Uluslararası Koruma, CI (Conservation International)
1987'de Amerika'da kurulan CI, çalışmalarını Güney Amerika, Afrika ve Asya'da sürdürüyor. 1980'li yılların sonunda "doğa için borçların silinmesi" programına öncülük ederek, çevre koruması ile ilgili sözler verilmesi karşılığında, üçüncü dünya ülkelerinin borçlarının silinmesini sağladı. Kuruluşun en etkin olduğu çalışmalar, çevreye zarar vermeyen sürdürülebilir kırsal yerleşimler geliştirme ile ilgili. CI, 1990'lı yıllardan itibaren biyolojik çeşitlilik alanlarının belirlenmesi çalışmalarına öncülük ediyor. www.conservation.org 
4) Doğal Hayatı Koruma Derneği, WCS (Wildlife Conservation Society)
New York çevresinde dört hayvanat bahçesi ve bir akvaryum işleten Amerikan kuruluşu. 1895 yılında New York Zooloji Derneği adıyla kurulan WCS, dünyanın en eski çevre koruma kuruluşlarından. 20'nci yüzyılın başlarında, dünyada ilk defa yapay döllenme programı uygulayarak, Kuzey Amerika bizonunun soyunun tükenmesini engelledi. WCS, hayvanat bahçelerinin doğal hayatın korunması için aktif olarak çalışmaları gerektiği düşüncesinin öncüsü; bu konuda 50 ülkede 300 tane projesi var. www.wcs.org
RESİM: 2> Dünyaca ünlü KEW Botanik Bahçeleri'nde, tohum bankaları kurularak soyu tükenmekte olan bitki türleri yaşatılmaya çalışılıyor ve yeni türler üzerinde araştırmalar yapılıyor.
5) Greenpeace
1971'de Amerika'nın Alaska'da yapacağı nükleer denemelere karşı kuruldu. O günden bu yana çok çeşitli konularda doğrudan çalışan uluslararası bir yapı haline geldi. Düzenlediği kampanyalar, balina avcılığının yasaklanmasından rüzgâr enerjisinin geliştirilmesine dek uzanıyor. Etkili protesto yöntemleriyle çevre sorunlarını gündemin üst sıralarına taşıması, Greenpeace'in en büyük gücü. www.greenpeace.org
6) Uluslararası Kuşları Koruma Konseyi, (Birdlife International)
Dünyadaki kuşları koruma örgütlerinin bir araya gelmesiyle oluşmuş bir yardımlaşma ağı. Merkezi Cambridge'te bulunan konsey, 100'den fazla ülkede kuş türlerinin korunması ve kuş çeşitliliği için önemli alanların belirlenmesine ilişkin araştırma çalışmaları yürütüyor. Bugüne dek, 20 binin üzerinde "Önemli Kuş Alanı" belirlendi. www.birdlife.net
RESİM: 3> Greenpeace gönüllüleri, Tasmanya'da, Derwent nehrindeki çinko araştırmalarının yarattığı kirliliğe karşı gösteri düzenliyorlar.
7) Kraliyet Botanik Bahçeleri, (Royal Botanic Gardens, KEW)
Bitki dünyasına ilişkin en yetkin kuruluş olan KEW'in çalışmaları geniş bir alana yayılıyor. Bitki genlerinin klonlanması, soyu tehlikede olan bitkilerin yetiştirilmesi, ekonomik açıdan önemli bitkiler hakkında bilgi toplanması, sürdürülebilir kırsal yerleşimler geliştirilmesi, bu çalışmalar arasında sayılabilir. En son çalışma, 24 bin bitkinin tohumlarının saklanacağı bir tohum bankası oluşturma projesi. www.rbgkew.org.uk
8) Uluslararası Fauna ve Flora, FFI (Fauna and Flora International)
1903 yılında avlanma ve yaşam alanlarını tahribatı yüzünden azalan Afrika memelilerini korumak amacıyla kurulan FFI, Kruger ve Serengeti Milli parklarının yapımında etkin rol oynadı. Merkezi Cambridge'te bulunan kuruluşun projeleri, Belize'den Filipinler'e uzanan geniş bir alanda sürüyor. Çalışmaları arasında, önemli yaşama alanlarının satın alınması, doğal hayata ilişkin araştırmalar ve yapay döllenme programları yer alıyor. www.fauna-flora.org 
RESİM: 4> Uluslararası Doğa Koruma Birliği, IUCN Genel Direktörü Achim Steiner.
9)Durell Doğal Hayatı Koruma Birliği, DWCT (Durell Wildlife Conservation Trust)
Kendisi küçük, küresel etkinliği büyük bir kuruluş. 1959 yılında zoolog ve yazar Gerald Durell tarafından Jersey Hayvanat Bahçesi adıyla kuruldu. Hayvanat bahçelerinin tehlikedeki türlerin üremesi ve doğaya geri dönüşlerine hizmet eden yerler olarak çalışmaları düşüncesine öncülük etti. Yanı sıra, doğayı korumaya yönelik 1.000'in üzerinde eleman yetiştirerek, bu insanların dünyanın dört bir köşesinde hayvanat bahçelerinde çalışmalarını sağladı. www.durellwildlife.org.uk
10) Kraliyet Kuşları Koruma Derneği, RSPB
İngiltere'nin en tanınmış doğa koruma kuruluşlarından biri. 1889 yılında kurulmuş. Bugün, 1 milyon üyesi ve İngiltere çapında 100'ün üzerinde doğal kaynağı var. Yaşam alanlarının korunmasının yanında hükümet lobi çalışmaları da sürdürüyor. Önemli başarıları arasında, soyu tükenmek üzere olan balık kartalı ve kızıl çaylak kuşlarının korunması var. BI ile birlikte, Avrupa ve gelişmekte olan ülkelerde doğal hayatı koruma projelerinde ortak çalışmalar da sürdürüyor. 

14 Nisan 2015 Salı

TÜRKİYE TARIMINDA NELER OLUYOR?

TÜRKİYE TARIMINDA NELER OLUYOR?
 Dr. Müh. Ahmet Uhri (aynı zamanda arkeolog) Türkiye arkeolojisinin GAP Projesi ile yeni bir hamle yaptığını ve bununla "yaşam başlangıcı" nın Anadolu toprakları olduğunun kanıtlandığını kaydediyor. İlk buğday Urfa / Karacadağ'da, zeytinse Mardin / Derik'de bulunuyor. Bununla kalmıyor, Hitit'lerin bu Anadolu topraklarında 200 çeşit ekmek ürettiğini Metro'nun yayınladığı Hitit Mutfağı'ndan öğreniyoruz. Dr Uhri'nin saptamasıyla, İngiltere'de tarım yeni öğrenilirken, Mezopotamya'da devlet(ler) kurulmuştu... Hal böyle de olsa, 1453'de Fatih'in İstanbul'u fethettiği akşam sofrasında domates ve patates yoktu.
Bunlar, 2 noktayı söylememize olanak tanıyor:
1-Anadolu bereketi bir çok ürüne ilk çıkış yeri olmuştur. Ancak tuzlanma vb.  durumlar, bu toprak bereketinin tersine dönerek erezyon ve verimsizliğin günümüzdeki nedenini oluşturmuştur. Toprak bir sonsuz verici değildir.
2-Fatih'in Sofrası, bize her ürünün her yerde eklilp biçilemeyeceğini, tarımda bir coğrafi sınırlama olduğunu ortaya koyuyor.
Türkiye'de tarımı iktidar -2012 verileriyle - 62 milyar $'lık hasılasıyla Avrupa'nın en büyük ve dünyada 7.nci büyük üretici olarak takdim ediyor.  188 ülkeye 1.663 ürün cinsinden oluşan 16 milyar lık bir ihracat gerçekleştiriliyor.  2023 hedefi 50 milyar $.  Halen ithalatın ihracatı karşılama oranı %101 ve bununla ülke" kendi kendine yeterli ülke" konumunda. Siyasi erk tarımda 3 teşvik aracı uyguluyor:
1- Ürüne prim desteği.
2- Arzı kısıtlı ürünlerin ithalatı.
3- Ürün arzını çoğaltmak için hem ürüne hem de mekanizasyona subvansiyonlu tarımsal faiz uygulaması.
Siyaset erkinin ana muhalefet oluşumu -resmi parti yayın organlarından alıntılıyarak - tarım için 5 düzenleme öngörüyor:
1-Tarım serbest piyasa koşullarına bırakılmayacak, yanı sıra arzı kısıtlı ürünlerde üretim arttırılıp kendi kendimize yeterlilik sağlanacak.
2-Kooperatif örgütlenmesi tüm üreticileri kapsar hale getirilecek, bu kuruluşlara tümden vergi bağışıklığı tanınacak.
3-Destekleme politikası yeniden düzenlenecek.  Destek öncelikle örgütlü üreticiye verilecek.
4-Vadeli işlem borsaları sistemi geliştirilip, çiftçi ürününü değer fiyatla satacak.
5-Hedef fiyat ve Müdahale Fiyatı ilkesiyle, ürünlerde fark ödeme sistemi uygulanacak.
TÜSİAD'ın 2000-2010 döneminde tarım için 2 perspektif çalışması yaptırdığını görüyoruz. Bununla 10 yıllık bir uygulama takviminde 9 politika aracı benimseniyor. Bunlar, Çıktı Fiyatı Destekleri, Girdi Fiyatı Destekleri, Kurumsal Destek, Yatırımlar, Ar-Ge yatırımları, Doğrudan Destekler, Piyasada Gelişim Desteği ve Sınır Önlemleri olarak sıralanıyor. Yanı sıra 21 alt araç var. Dikkat çekici olan, 10 yıl kesintisiz destek uygulanması öngörülen tarımsal Ar- Ge yatırımları içinde, fidan ve tohum yetiştiriciliği desteğinin yer almaması dikkat çekici. Girdiler başlığında da, ürün hasılasını arttıracak temel etken olan tohum ve fidan dağıtımı yok. Türkiye tarımı önünde en önemli çıkmaz olan "tarımsal alan parçalanması" ve "arazi toplulaştırılması "adına bir şey öngörülmüyor. Farklı bir örgütlenme konusu olan ve "kurumsal destekler" içinde yer alan kooperatifler için öngörülen destek süresi 10 yıl içinde sadece 6 yıl. Bu veriler, sivil toplumun örgütlerinin, piyasa için ürün üretemeyen geçimlik kesim gerçeğinin çok dışında durduğunu bize anlatıyor.
Türkiye tarımında darboğazlar şu noktalarda yaşanıyor:
1- Yasayla öngörülen" asgari 2 hektar tarımsal alan zorunluluğu" parçalanmayı önlemiyor, muvazaayı kurumsallaştırıyor. 1926 tarihli Medeni Kanun(MK) 597 maddesiyle" mirasda talibine tahsis" hükmünü ve 598. maddeyle taliplerin çokluğu halinde "hakime tahsis hakkında karar verme" yetkisi tanırken, 2001'deki 4721 sayılı MK düzenlemesi"talibine tahsis " hükmüyle yetiniyor ve işletmelerin yeterli toprağı olmaması durumunda bu hakemliği Tarım Bakanlığına bırakıyor. Bu düzenlemenin yetersizlği anlaşılınca, 2005'eki 5403 sayılı MK'da Değişiklik Yapan Yasa'nın 4. Maddesiyle"asgari tarım arazisi 2 hektardan küçük olarak belirlenemez "hükmü benimsiyor. Sonuçta yargıcın takdir yetkisi bile ortadan kalkıyor ve üretici, mirası için muvazzalı işlemlere başvuruyor. Toprak yapısında parçalanma hızlanıyor ve bu konuda tüm siyasi partilerin -bu yasaları çıkarmış olarak- oydaşması var.
2- Toplulaştırma konusu altyapı hizmetleriyle birlikte yürütülmüyor. Yer yer - Konya gibi - başarılı örnekler bir yana olay toprak bütünleşmesi sağlayacak bir konum göstermiyor. Çiftçi Kayıt Sistemi uygulanamıyor, kayda giren üretici oranı sadece %21.
3-"Türkiye'nin gerçekleştirmekte olduğu en büyük rüyası"olarak nitelenen GAP Projesi sekteye uğradı! Hedeflerden büyük sapma var. Gap Master Planı, 1988-2003 döneminde 32 baraj yapımıyla 1.8 milyon he alkanın sulamaya açılmasını öngörüyordu. 2015 itibariyle tamamlanan baraj sayısı 16'da kaldı ve Master Planı'nın öngördüğü "Yavaş Gelime Alternatifi" bile hayata geçmedi. Sulamaya açılan alan 250 bin hektarla sınırlı kaldı ve sulama projelerinin sadece %23'ü işletmeye alındı. 2008 -2012 dönemi için geçerli olan GAP Eylem Planı ise daha çok bir sanayi projesi olarak çalıştı, 14 OSB ve 7 havalimanı kuruldu. 2014-8 dönemi için geçerli olacak GAP Eylem Planı ise henüz açıklanmadı. 2015 Yatırım Programı'nda GAP Bölgesi içinde yürütülen 13 proje içinde bir sulama projesi yok.
4-Su yönetimi, su birliklerinde demokratik bir yapının olmaması nedeniyle adil işlemiyor ve yerindelik ilkesi gerçekleştirilmiyor. Yeraltı sularının kullanımında (vahşi sulama) herhangi bir yasal engelleme yapılmıyor, sular tükeniyor. Verimli ovaların tamamında çoraklaşma ve tuzlanma hali var. Iğdır Ovası'nda tuzluluk oranı %80'e ulaştı. Aras nehri 8 Ph en yüksek Ph riskini"taşıyor. Aras nehrinin bu konumu tüm sulamayı etkiliyor. Su açmazını gidermeyi hedefleyen Doğu Iğdır Sulama Projesi (1983) 26.000 hektar alanda sulama öngörürken, sadece 2.000 hektar sulamaya açıldı. Proje kaynakları kamulaştırma bedeline ödendi.  Ünlü"Iğdır Pamuğu" 35.000 tondan sıfırlandı. Ilısu ve Cizre Barajları'nın finansmanında 1990'damn bu yana bir olumlu gelişme yaşanmıyor.
5-Planlamak bir yana, hiç bir biçimde üretim öngörüsü yok. Bu nedenle ürün açığı / ürün fazlası ancak ürün pazara çıktığı yıl anlaşılıyor.
6-Türkiye şekerdeki arz açığı nedeniyle dış pazara bağımlı hale geldi, üretime kota koyan 2002 tarihli Şeker Yasası ve buna bağlı çıkarılan yönetmeliklerin iptali gerekiyor. Muş Şeker Fabrikası 2008'de özelleşme (Öİ) kapsamına alındı, 3 ihale açıldı, sonuç alınmadı ama fabrika el'an Öİ'elinde ve hiç bir yenileme yatırımı yapılmıyor. Doğu Anadolu'da varolan 7 fabrikanın 3'ü kapalı durumda. 76.000 hektar ile Türkiye'nin 4 büyük ovası olan Muş'da 1991'de başlayan Alparskan 1 Barahı enerj barajına dönüştürüldü, şimdi bu nedenle Alparslan 2 Barajı projelendirildi. Danıştay'ın "nişasta baz oranlarını" iptal etmesi sonrası, ülkenin şeker açığı yaşaması kaçınılmaz hale geldi.
7-Çiftçi eğitimi yapılamıyor, iş kursçuluk olarak anlaşılıyor.
8- Hayvancılık teşviki "optimum işletme" kuralına göre değil, küçük işletmeye dönük yapılıyor ( İşletmenin net karlılığı için 5.000 büyük baş hayvan gerekiyor. 1.000 baş altı hayvancılıkta zarar edilmesi kaçınılmaz) Kasım 2014'de toplanan Kırmızı Et Çalıştayı'nın "5-10 ya da 10-20 baş aile işletmelerinin sayıları azalmış olup, bunların sürdürülebilirliği için besicilik küçük ve orta ölçekli işletmelerde teşvik edilmelidir" kararını benimsemesi, bu yanlışta ısrarlı olunduğunu anlatıyor. Oysa "Siz 25 koyuna, 50 koyun kendine ve 100 koyun eve bakar" atadeyişinden esinlenme, sorunun ölçek yakalamak olduğu gözardı ediliyor. Buna bağlı olarak meraların kullanım sorunu çözülmedikçe "et sorunu, bir ot sorunudur" diyen saptama da kilim altına süpürülmüş olarak kalıyor.
9-Traktör dışındaki mekanizasyon teşviki çok anlamlı ve hedefli uygulanmıyor. TARSİM sigorta desteği eksik ve tüm ürün üretme sürecini kapsamıyor. İhtisas gümrüklerinin azlığı nedeniyle ülkeye GDO'lu ürün ithali önlenemiyor. İlaç kullanımı satış işi tümüyle bayilik sistemine terk edildiğinden ve denetim olmadığından, bilinçsiz ve aşırı ilaç tüketimi, "fazla ürün yetiştirme" adına adeta özendiriliyor. Kamu kesimi islahçı ya da verimli tür yetiştiriciliğinden hemen hemen çekilmiş durumda. Ürünün ilk basamağı olan tohum ve fide konusu tümüyle piyasaya ve fiyat mekanizmasına terk edildiği görülüyor.
10-Genç nüfus köylerden "kaçıyor", bu nedenle tarımda iş gücü açığı "büyük sorun" durumunda ve sayısı 1.9 milyon olan Suriye'li sığınmacılar "can simidi" olarak algılanıyor.

17 Ekim 2014 Cuma

DÜNYA GIDA GÜNÜ; 2014 Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Eker Açıklaması

DÜNYA GIDA GÜNÜ 2014
Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Eker Açıklaması
"Türkiye'nin gıda güvenliği problemi yok, vatandaşımızın tamamını besliyoruz, 35 milyon turisti besliyoruz, tarım ve gıdada 18 milyar dolar da ihracat yapıyoruz" "Tarımsal üretim hasılamızı 23 milyar dolardan 62 milyar dolara kadar çıkardık" "Her yıl israf edilen 1,3 milyar ton gıdanın yarısı bile 900.MİLYON insanın açlığını giderebilir.
Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, Türkiye'nin gıda güvenliği problemi olmadığını belirterek, "Vatandaşımızın tamamını besliyoruz, 35 milyon turisti besliyoruz, tarım ve gıdada 18 milyar dolar da ihracat yapıyoruz" dedi.
Türkiye Gıda İşverenleri Sendikası'nın (TÜGİS) düzenlediği "Dünya Gıda Günü" etkinliğinde konuşan Eker, gıda güvenliği, gıda ve tarım politikalarıyla gıda israfına ilişkin değerlendirmeler yaptı.
Modern insanın tüketimi temel gelişmişlik göstergesi olarak kabul ettiğini, dünyanın israfı ve tahribatı engelleyen yeni bir düşünce sistemine ihtiyaç duyduğunu belirten Eker, eskiden insanların kendileri ve yakınları için üretim yaptıklarını, ihtiyaca dönük üretim modelinde israf da rekabet de gelir artışı da olmadığını anlattı.
Eker, "İnsanlık olarak biz, üretimi artıralım, başka pazarlara da mal satalım dediğimizden bu yana işin içine başka şeyler girmeye başladı. İşin içine maliyet giriyor, regülasyon giriyor, rekabet giriyor, doğal kaynakların tüketilmesi ve tahrip edilmesi giriyor maalesef. İşte bu da dünyadaki yaman çelişkinin bir  boyutu…" dedi.
Artan dünya nüfusu karşısında gıda tüketimindeki adaletsiz makasın kapatılması gerektiğini vurgulayan Eker, israfa karşı bütüncül ve kararlı bir mücadelenin gerekliliğine işaret etti. Obezite ve israfın önüne geçilmesi gerektiğini yineleyen Eker, "2050 yılında ortalama 9 milyar insan olacak dünyada, bunları doyurmamız için üretim ve verimliliğin artırılması lazım, bu doğru ama her yıl israf edilen 1 milyar 300 milyon ton gıdanın yarısı bile bu aç olan 900 bin insanı zaten doyurur" diye konuştu.
Siyasi istikrarı olmayan ülkelerin küresel krizlerde açlık tehdidiyle karşı karşıya kalabildiğini, bu noktada aile çiftçiliğinin bir çeşit sigorta görevi üstlendiğini belirten Bakan Eker, şöyle devam etti:
"Aile çiftçiliği hatırlanması gereken bir konu. Üretim, dağıtım ve fiyatlar modern tekniklerle yapılıyorsa dışarıya, spekülasyona çok açık hale geliyor. Üretim alt yapısı olan aileler kendileri ve yakın çevresi için üretmeye devam etsinler, bizler bu sistemi destekleyelim, besleyelim. Kırsalda yaşayan milyarlarca insanın aile çiftçiliği aslında bir sigortadır. Dünya tarımının sigortası küçük aile işletmeleridir. Biz bu sigortayı yeterince geliştirebilirsek, dünya gıda güvenliğini de güvence altına almış oluruz."
"Avrupa ülkeleri içerisinde tarımsal üretim hasılasında 4. sıradaydık, 1. sıraya çıktık"
Bakanlığın tarımda sulama için çiftçiyi desteklemeyi sürdürdüğünü belirten Eker, şunları kaydetti:
Kırsal kalkınma yatırımlarının desteklenmesi çerçevesinde damla sulama sistemleri için yüzde 50 hibe sağladık. 81 vilayette başlattık bunu. Şu anda ise 4 bin 733 tane projeyi hayata geçirdik. Bunlar küçük ve orta boylu işletmeler. Yani aile çiftçiliğini biz aynı zamanda aile işletmeciliğine çeviriyoruz."
AK Parti hükümetleri idareyi devraldığında Türkiye'nin tarımsal üretim hasılasının  23 milyar dolar olduğunu hatırlatan Eker, "Şimdi tarımsal üretim hasılamızı 23 milyar dolardan 62 milyar dolara kadar çıkardık. O dönemde Avrupa ülkeleri içerisinde tarımsal üretim hasılası bakımından 4. sıradaydık, 1. sıraya çıktık. Fransa'yı, İspanya'yı geride bıraktık. Onlar da hasılalarını 30 milyar dolarlar düzeyinden 40 milyar dolara çıkarabildi. Ama biz daha yüksek bir verimlilik hızıyla daha iyi bir noktaya taşıdık" bilgisini verdi.
Bakan Eker, Türkiye'nin gıda üretimi konusunda dünyaya nazaran çok iyi bir noktada olduğuna dikkati çekerek, şu ifadeleri kullandı:
"Türkiye'nin gıda güvenliği problemi yok, vatandaşımızın tamamını besliyoruz, 35 milyon turisti besliyoruz, tarım ve gıdada 18 milyar dolar da ihracat yapıyoruz. Bizim kendimizle alakalı çok şükür bir sorunumuz yok. Ama bunun teminat altına alınması, küresel gıda problemine daha fazla katkı sağlamak açısından bizim yapacak çok işimiz var. Hem kendi modelimizi yaygınlaştırmak, hem sürdürülebilir bir sistem tesis etmek hem de gerçekte yeni bir tasavvurla modern dünyayı ve modern insanın kaygılarını da içine alacak şekilde, onlara da karşılık gelecek şekilde tasavvurumuzu ortaya koyuyoruz."
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) Türkiye Temsilcisi Yuriko Shoji ise açlığa karşı dünya genelinde verilen mücadelenin başarıya ulaşması için siyasi kararlılık gerektiğini söyledi. Tarımda aile çiftçiliğinin FAO tarafından 2014 teması olarak belirlendiğini anlatan Shoji, "Dünya üzerindeki 570 milyon çiftliğin 500 milyonu aileler tarafından işletiliyor. Aile çiftçiliğine verilen destekler, dünyada değişen güvenlik kaygıları ışığında yeniden gözden geçirilmelidir" ifadelerini kullandı.
Ayrıca Türkiye'nin çeşitli bölgelerinden gelen başarılı 3 kadın çiftçiye de Bakan Eker plaket takdim etti. 
***
Türkiye Gıda İşverenleri Sendikası Başkanı Necdet Buzbaş: “Kooperatifçilik dünyadaki açlığa çare olabilir”
Sayın Bakanım, Sayın Valim,
Sayın Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü Türkiye Temsilcisi,
Seçkin Konuklar,
Medyanın Değerli Temsilcileri,
Sevgili Genç Gıdacılar,
Türkiye Gıda Sanayi İşverenleri Sendikası (TÜGİS) tarafından düzenlenen, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ile Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) Türkiye temsilciliği katkılarıyla gerçekleştirilen toplantıya hoş geldiniz.
Sizleri şahsım ve temsil ettiğim TÜGİS Yönetim Kurulu adına saygı ile selamlıyorum. Ankara’dan teşrifleri nedeniyle; Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Sayın Mehmet Mehdi Eker ve Değerli Bürokratlarına, FAO Türkiye Temsilcisi Sayın Mustapha Sinaceur ve ekibine ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum.
Dünya Gıda Günü her yıl 16 Ekim tarihinde, eş zamanlı olarak dünyanın belli başlı merkezlerinde düzenleniyor. FAO’nun Roma’daki Merkezi tarafından belirlenen bir tema üzerinde yoğunlaşılarak, dünyadaki açlık ve aç insanlar konusunda farkındalık oluşturulmaya, dünya kamuoyunun dikkati çekmeye çalışılıyor.
Gıda güvenliği, yaygın anlayışla üretimin tüketimi karşılama oranı veya yurt içinde kendine yeterlilik oranı olarak yorumlansa da esasında insanların sağlıklı bir yaşam sürdürmeleri için onların beslenme gereksinimi ve tercihlerine uygun, yeterli, sağlıklı ve besleyici gıdaya her zaman fiziksel, sosyal ve ekonomik olarak ulaşabilme durumudur. Günümüzde gıda güvenliğinin dört boyutu tanımlanmaktadır. Bunlar gıdanın bulunabilirliği, gıdanın erişilebilirliği, gıdanın kalite ve güvenilirliği ve ilk üç boyutun sürdürülebilirliği.
Bugün dünyadaki aç insan sayısı 1 milyar civarındadır. Hatırlanacağı üzere 1996 yılında Roma’da yapılan, Devlet ve Hükümet Bakanlarının katıldığı ilk “Dünya Gıda Zirvesi”nde dünya açlık çeken insan sayısının 2015 yılına kadar yarıya indirilmesi, o zamanki sayıya göre 420 milyona indirilmesi hedef olarak benimsenmişti. Acıdır ki geçen on beş yılda dünyadaki aç insan sayısında 2.5 kat artış olmuştur.
Geçen yıllarda yaşanan kuraklık, gıda krizi olarak adlandırılan tarım ürünü fiyatlarındaki artışlar ve hatta uygulanan biyoyakıt politikaları açlığın artışına neden olarak sıralanabilir. Ancak bunların üzerinde günümüzde yükselen bir faktör daha var ki, yüksek kâr hırsıyla hareket eden spekülatif sıcak para ve tekelci zihniyet. Bundan da zararlı çıkan üreticiler ile dünyanın yoksul ülkeleri.
FAO tarafından bu yıl “Tarımsal Kooperatifler Dünyayı Beslemenin Anahtarıdır” şeklinde bir tema belirlemiştir. Tekelleşen dünya emtia tedarik zincirinin tarımsal kooperatifler marifetiyle kırılabileceği, yerelleşmenin sağlayacağı fayda ile beslenmede anahtar rolü üstlenecebileceği tezi gittikçe önem kazanır ve benimsenir olmuştur.
Dünyada 90’lı yılların başlangıcından itibaren ekonomik, sosyal yaşam ve kamu yönetimi anlayışlarındaki değişimlerin sonucu, devletlerin bu alanlardaki rollerini azaltmaya, idari, politik ve ekonomik yapılarının serbestleştirilmesiyle, planlı ekonomiden piyasa ekonomisine geçmeye yöneldiklerini görüyoruz.
Bu gelişmeler ışığında, kamusal otoritenin boşaltıldığı alanlarda etkin bir rol üstlenecek, toplumun ekonomik ve sosyal gereksinimlerine en iyi biçimde cevap verebilecek oluşumlara olan ihtiyaç sürekli artmıştır. Gelişmiş bir çok ülkede, kendi kendine yeten ve sorumluluk yüklenen ekonomik dayanışma örgütleri örneğin kooperatifler bu boşluğu büyük ölçüde doldurulmuşlardır.
Kooperatif tanımını, ülkemizdeki 1163 sayılı, 24.4.1969 tarihli kooperatifler kanununda 2004 yılında yapılan değişiklik sonrası yer alan şekliyle sizlerle paylaşmak istiyorum;
“Tüzel kişiliğe haiz olmak üzere ortaklarının belirli ekonomik menfaatlerini ve özellikle meslek ve geçimlerine ait ihtiyaçlarını işgücü ve parasal katkılarıyla karşılıklı yardım, dayanışma ve kefalet suretiyle sağlayıp korumak amacıyla gerçek ve tüzel kişiler tarafından kurulan değişir ortaklı ve değişir sermayeli ortaklıklara kooperatif denir”.
Son dönemlerde uluslararası kuruluşlar ve bölgesel entegrasyonlar “Devletlerin kooperatiflere olan yaklaşımları”nı tekrar gözden geçirmelerini sağlayacak çalışmaları gündeme getirmiş, yapılan çalışmalara hız ve önem kazandırmışlardır.
Bu konuda Birleşmiş Milletler (BM) dünyadaki 1 milyarı aşkın sayıdaki aç insanın durumuna çare üretmek adına, kooperatiflerin özelikle yoksullukla mücadeledeki ve sürdürülebilir sosyal ve ekonomik kalkınmadaki rollerine dikkat çekmekte ve esas olarak devletlerden kooperatifçilik için elverişli bir ortam ve alt yapı hazırlanmasını talep etmektedir.
Bu kapsamda BM Genel Kurulu’nun 64.dönem çalışmaları çerçevesinde alınan 18 Aralık 2009 tarih ve 64/136 sayılı karar ile 2012 yılı “Uluslararası Kooperatifler Yılı” olarak ilan edilmiştir. 2012 Uluslararası Kooperatifler Yılı sloganı “Kooperatif İşletmeler daha iyi bir dünya kurar” şeklinde belirlenmiştir.
BM’nin 2012 yılını “Uluslararası Kooperatifler Yılı” ilan etmesinin amacı; kooperatifler hakkında farkındalık oluşturmak, kooperatif işletme modelinin ekonomik ve sosyal kalkınmada oynadığı temel rolün tanınması, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde yaşayan insanların ekonomik ve sosyal kalkınmalarında kooperatiflere tam katılım sağlamalarının desteklenmesi ve özellikle kooperatiflerin yoksullukla mücadelede aktif rol alması anlamına gelmektedir.
BM’lerin bu genel yaklaşımı, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından özgünleştirilerek Dünya Gıda Günü için ana tema olarak “Tarım Kooperatifleri, Dünyayı Beslemenin Anahtarıdır” şeklinde belirlenmiştir.
Tüm bu gelişmeler, ülkemizi de yakından ilgilendirmektedir. Bu nedenle değişen Türkiye ve Dünya koşulları gözetilerek, ülkemiz kooperatifçiliğinin ideal yönde geliştirilmesi hedefi çerçevesinde, kamunun ve diğer aktörlerin rollerinin iyi bir şekilde tanımlanması ve alınabilecek tedbirlerin tespiti bakımından “Yeni bir planlama sürecine” ihtiyaç duyulmuştur.
Bu kapsamda, kooperatifçilik alanına yönelik; Gümrük ve Ticaret Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Türkiye Milli Kooperatifler Birliği, Türk Kooperatifçilik Kurumu ve Alman Kooperatifleri Konfederasyonu (DGRV) Türkiye Temsilciliği paydaşlığında ilgili kurum ve kuruluşların katkıları da alınarak “Türkiye Kooperatifçilik Strateji Belgesi” hazırlanmıştır.
Halen yürürlükte olan 1982 T.C. Anayasası’nda, kooperatifçiliğin geliştirilmesi en üst düzeyde benimsenmiş, anayasamızın 171.maddesi devlete, milli ekonominin yararlarını dikkate alarak öncelikle üretimin artırılması ve tüketicinin korunmasını amaçlayan kooperatifçiliğin gelişmesini sağlayacak tedbirleri alma görevini vermiştir.
Anayasanın bu açık hükmüne karşın kooperatifçiliğimiz nerede diye bir soru sorabiliriz;
BM tahminine göre dünya genelinde 750.000’den fazla kooperatif bulunmaktadır. Ülkemizdeki kooperatif sayısı ise 84.000 civarındadır. Bu durum göstermektedir ki, dünyadaki kooperatiflerin % 10’nundan fazlası ülkemizde bulunmaktadır. Fakat ortak sayısı açısından değerlendirme yapıldığında, dünya genelinde 800 milyon kooperatif ortağının % 1’lik kısmı yani 8 milyonu ülkemize aittir.
Dolayısıyla, ülkemiz kooperatifçiliğinin genel karakteristiği, az ortaklı bir kooperatif yapısının hakim olmasıdır. Bu nedenle kooperatifçiliğin esas amacı olan; ölçek ekonomisi, işbirliği ve sinerji etkisi bakımından ülkemiz, az ortaklı kooperatif yapısı ile dünya uygulamalarının oldukça gerisindedir.
Öte yandan ortaya koydukları faaliyet sonuçları bakımından Avrupa’da kooperatiflerin Pazar payları oldukça yüksektir. Örneğin Hollanda’da kooperatiflerin tarım pazarındaki payı % 90, Yeni Zelanda’da süt ve süt ihracat piyasasının % 95’i, et piyasasının % 70’i, tarımsal üretimin % 50’si, gübre piyasasının % 70’i, Norveç’te süt kooperatifleri süt ürünleri üretiminin % 99’nu karşılamaktadır. Türkiye’de bu oran kooperatiflerin uzun süreli geçmişine rağmen, halen % 2’ler düzeyindedir.
Aslında bu sonuç üzücü olmasına rağmen pek de şaşırtıcı değildir. Hazırlanan “Türkiye Kooperatifçilik Strateji Belgesi’nin Çerçevesi (Vizyon, Genel Amaç ve Hedefler) bölümü geçmişte yaşanan bu olumsuzlukları açıkça yansıtıyor ve olumsuzlukların ortadan kaldırılmasına yönelik hedefler vaaz ediyor.
TÜRKİYE KOOPERATİFÇİLİK VİZYONU
“Ortakların ve toplumun gözünde, en güvenilir ve verimli ekonomik girişimciler niteliğini kazanmış bir kooperatifçilik yapılanmasına ulaşmak”.
Yaşanmışlıkları ifade eden dikkat çekici anahtar sözcükler : Güvenilir ve verimli.
GENEL AMAÇ
“Kooperatifçiliğe daha elverişli bir ortam oluşturmak; toplumdaki olumsuz kooperatifçilik imajını değiştirmek ve sektöre güveni artırmak; verimsiz ve etkin olmayan uygulamaları ortadan kaldırmak, sürdürülebilirlik, rekabet edebilirlik ve yenilikçiliği sağlamak; kooperatiflerin ekonomik kalkınmaya ve gelirin daha adil paylaşımına olan katkılarını artırmaktadır”.
Yaşanmışları ifade eden dikkat çekici anahtar sözcükler : Olumsuz imaj ve güven, verimsiz ve etkin olmayan uygulamalar, daha adil paylaşım.
STRATEJİK HEDEFLER
Kamu teşkilatlanması ile kooperatiflere hizmet sunuş biçiminin yenilenmesi,
Eğitim, bilgilendirme ve Ar-Ge faaliyetleri geliştirilmesi,
Kooperatifler arası işbirliği olanaklarının artırılması,
Sermaye yapısı ile kredi ve finansmana erişim imkanlarının güçlendirilmesi,
İç ve dış denetim sistemlerinin değiştirilmesi,
Kurumsal ve profesyonel yönetim kapasitesinin artırılması,
Mevzuat yapısının, uluslararası esaslara ve ihtiyaca göre geliştirilmesi.
Özet olarak; dünyada kooperatifler büyük halk kesimlerine hitap etmekte, ekonomilerde önemli aktörler olarak yer almakta ve istihdama sürekli olarak katkı sağlamaktadır denilebilir.
Ülkemizde ise ekonomik ve sosyal hayata olan katkıları istatistiki verilerin yetersizliği nedeniyle tam bilinmemekle birlikte; Pankobirlik, Marmarabirlik, Trakyabirlik, Karadenizbirlik, Gülbirlik vb. gibi bazı tarımsal kooperatifler dışındaki kooperatiflerin etkinliklerinin oldukça düşük olduğunu söyleyebiliriz.
Ülkemizdeki kooperatiflerin ekonomik ve sosyal fonksiyonlar yönünden katkılarının böylesine düşük düzeyde olması ciddi bir sorun olarak görülmelidir.
BM’lerin 2012 yılına ilişkin hedefleriyle, hazırlanan “Türkiye Kooperatifçilik Strateji Belgesi’nde öngörülen hedeflerin büyük ölçüde örtüşüyor olması, kooperatifçilik konusunda ülkemizde yaşanacak değişimin en önemli güvence kaynağını oluşturacaktır.
Türkiye kooperatifçilikle ilgili yanlış ezberlerini süratle değiştirerek, özellikle tarım sektöründe ve tarımsal sanayide kooperatifçiliği kalkınma hamlesine bir kaldıraç olarak görmeli, kooperatifçiliğin sinerjisinden yararlanmalıdır.
Sözlerimi sonlandırmadan önce bugünkü toplantı akışı içinde yer alan öğleden sonra gerçekleştirilecek panellerimize dikkat çekmek istiyorum.
Birinci panelde, FAO’nun belirlediği tema “Tarımsal Kooperatifler Dünyayı Beslemenin Anahtarıdır” konunun uzmanlarınca her yönüyle tartışılacaktır.
İkinci panel ise, TÜGİS’in üniversite gençliğine verdiği önem ve desteğin bir göstergesi. Beş ayrı üniversitemizin Gıda Mühendisliği Bölümü öğrencileri güncel bir konuyu tartışacaklar, “Gıda ve Yemin Resmi Kontrol Sonuçlarının Şeffaflık kapsamında kamuoyuna duyurulmasının gıda sanayine etkileri”. Ülkemizin ve gıda sanayinin geleceğini emanet edeceğimiz bu gençlere lütfen onları dinleyerek destek verelim.

9 Ağustos 2014 Cumartesi

BİR TARİHÇİ GÖZÜYLE TARIM; Prof. Dr. Mustafa KAYMAKÇI

BİR TARİHÇİ GÖZÜYLE TARIM
Prof. Dr. Mustafa KAYMAKÇI
Tarihin birçok tanımı yapılabilir. Belki de en işlevsel tanımı, dünü bilerek ve değerlendirerek geleceği planlamada bize yol göstermesidir.
Bu  yorumu yaz sıcağında okumaya çalıştığım Zaman Kaybolmaz “İlber Ortaylı Kitabı”nın tarım konusundaki  tespitlerinden (s.336-337)  yola çıkarak yaptım.
İlber Ortaylı şunları söylüyor:
* Eğer köylülüğün  “teşebbüs kabiliyetini” öldürürsen bir daha dirilmez…. Nitekim Turgut Özal  döneminde, bu eğilimi gördük... Böyle budalaca pazar mekanizmasına  bırakamazsın ziraatı. Çünkü, toprağı ekmek, çok zor bir iştir.
* Toprağın insanları, bir kere başka bir işe bulaşırlarsa, bir daha kolayca dönmezler topraklarına.
* Halbuki toprak, bütün zenginliklerin aslıdır.
*  Bizde mesela şimdi başka bir engel çıktı: “Bırak toprağı, gel şehre efendim, devletin arazisini çal, apartman yap, zengin ol.” Böyle bir hayat nereye götürür?
Ortaylı, tarımın ihmal edildiği ülkelerden biri olan Ukrayna örneğinden yola çıkarak şunları da anlatıyor:
“Hayvancılık deseniz öyle bitirildi. İşte Ukrayna’da bu faciayı gördüm gözlerimle…
Yeryüzünün en zengin köylülüğü  nasıl bu hale gelir? En verimli topraklar üstünde tembel, alkolik, hiçbir şey üretemeyen insanlar… Onun için bana artık kimse böyle tarım üzerinde liberal ve realist arz talepçi  mekanizmalar nutku atmasın. Dinlemem”
Bunlar da, küçük ve orta ölçekli aile çiftçiliğini savunan, şirket tarımcılığın hizmetine girmeyen Bir Tarım Bilimcinin tespitleri.
* Kırsal kesim giderek yoksullaşıyor.
Tarımda arz esnek olmadığı için tarımsal ürün fiyatları enflasyona bağlı olarak artmamış, buna bağlı olarak mazot, gübre, tohumluk ve damızlık ile ilaç fiyatları aksine yükselmiştir. Bunların sonucunda kırsal kesim giderek yoksullaşmıştır.
* Tarımsal üretimde gerilemeler olmuştur.
Hektar başına üretim değeri ve buna bağlı olarak, önemli tarım ürünü gruplarında genel bir düşüş vardır. Endüstri bitkilerinde, tahıl üretiminde, şeker pancarında, sığır ve koyun etinde, önemli azalmalar olmuştur.
* Türkiye’nin gıda egemenliği kalmamıştır.
Tarımsal ürünlerde meydana gelen hayati azalmalar nedeniyle Türkiye, kendi pazarını koruyamaz ve denetleyemez bir duruma düşmüştür ve kimi önemli ürünlerde dışalım ciddi boyutlara gelmiştir. Mısır, buğday ve yağlık tohumlar hatta pamuk dışalımları bunlara örnek olarak verilebilir.
* Kentlerde yoksul semtler oluşmuştur.
Küçük ve orta ölçekli işletme sahiplerinin para kazanamaması ve yoksullaşması, kentlere göçü hızlanmıştır. Ancak, kentlerde bu nüfusu eritecek iş olanağı olmadığı için işsizlik tavan yapmış, yoksul semtler kent nüfusunda başat duruma gelmiştir. Uygulana gelen yeni-liberal politikalarla  bugün Türkiye’de yeterince üretemeyen, ürettiğine  sahip çıkamayan, sömürüye açık, sayıca çokluğuna karşı, siyasette edilgen ve gizli ve açık işsizliğin kaynağı bir kırsal kesim oluşturmuştur. Ancak daha vahimi, gıda güvencesi olamayan ve giderek büyük çoğunluğu az beslenen bu Türkiye görünümü ortaya çıkmıştır.
Konuya tarih açısından bakan bir bilimci ile tarım bilimcisinin tespitleri arasındaki  koşutluğa ne demeli?
Buradan iki  çıkarım yapabiliriz:
* Bilimci, liberal egemenlerin dümen suyuna girmemelidir. Bilimin ışığında büyük çoğunluğun çıkarlarını savunmalıdır.
* Bağımsız bir toplum ve devlet için, tarımın korunması ve geliştirilmesi yurt savunması kadar önemlidir. Bu anlamda Tarım Bağımsızlıktır denebilir.
***
(Prof. Dr. Mustafa Kaymakçımustafa.kaymakci68@gmail.comAnana Fikir Plâtformu)