STD, SUSTAINABLE "ECOLOGICAL AGRICULTURE AND THE ENVIRONMENT" ASSOCIATION
26 Aralık 2015 Cumartesi
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK ve Türkiye'de Kooperatifçiliğin Tarihçesi
10 Aralık 2015 Perşembe
'Türkiye’nin iklim değişikliğine uyum çalışmaları yetersiz'
İŞTE BİZİM GERÇEĞİMİZ: 'Türkiye’nin
iklim değişikliğine uyum çalışmaları yetersiz'...
Ekonomi
Gazetecileri Derneği’nin Küresel Isınma Kurultayı Sonuç Bildirgesi yayımlandı.
Bildirgede Türkiye’de iklim değişikliğine uyum konusundaki çalışmaların
azlığına işaret ediliyor.
Didem
Eryar ÜNLÜ (27.10.2015)
Ekonomi
Gazetecileri Derneği (EGD) tarafından bu yıl 7’ncisi düzenlenen Küresel Isınma
Kurultayı, Şekerbank sponsorluğunda, TÜRSAB, TAV ve CocaCola İçecek’in destekleriyle
gerçekleştirildi. Üç ayrı oturumda gerçekleştirilen Kurultay’da medya, iş
dünyası ve üniversitelerden 17 panelist iklim değişikliğini masaya yatırdı.
Kurultayda yapılan tartışmalar ve iklim değişikliğiyle ilgili 2014 ve 2015
yıllarında meydana gelen gelişmeler dikkate alınılarak, İstanbul Üniversitesi
Orman Fakültesi Öğretim Üyesi ve EGD Küresel Isınma Kurultayı Bilim Kurulu
Üyesi Prof. Dr. Doğanay Tolunay tarafından bir sonuç bildirgesi hazırlandı.
Sonuç bildirgesi şöyle:
► 2015
yılı yaz aylarındaki sıcaklıklar rekor seviyelere ulaştı. Sıcak hava dalgaları
nedeniyle Hindistan’da 2 bin 500, Pakistan’da bin 400, Fransa’da da 700 kişi
hayatını kaybetti.
►
Dünya Meteoroloji Örgütü'nün yayınladığı bir rapora göre, 1970-2012
yılları arasında 8 bin 835 afette, 2 milyona yakın insan hayatını kaybetti.
Hidrometeorolojik afetlerden etkilenen insanların sayısının ise yüz milyonları
bulduğu tahmin ediliyor. Son yıllarda özellikle sel, taşkın, fırtına, dolu,
kuraklık gibi hidrometeorolojik afetlerde artış yaşandı.
►
Uluslararası Afet Veri Bankası kayıtlarına göre Türkiye’de 1900-2015 yılları
arasında sel ve taşkınlarda bin 399 kişi hayatı kaybederken, 1,8 milyon insan
da bu durumdan olumsuz etkilendi. Bu sellerin ülke ekonomisine neden olduğu
zarar ise 2,2 milyar dolara ulaştı.
►
Bildirgeye göre, Türkiye’deki sıcaklıkların, gelecek 25 yıl içinde 3 dereceye,
yüzyıl sonunda ise 6 dereceye kadar artabileceği, yağışların ise yüzde 50
oranında azalabileceği tahmin ediliyor. Ayrıca, özellikle Doğu Karadeniz ile Antalya
ve Muğla’nın kıyılarında şiddetli sağanakların da artabileceği öngörülüyor.
►
Öngörülen bu iklim değişikliklerine bağlı olarak Türkiye’de kuraklığın yanı
sıra, su kaynakları ile tarımsal ve hayvansal üretimde azalmanın meydana
gelebileceğine işaret ediliyor.
► Sel ve
taşkınlarda, iklim göçlerinde ve sıcak hava dalgalarında artış yaşanması, yaz
ve kış turizm bölgelerinin değişmesi gibi durumlar da Türkiye’yi bekleyen
olumsuzluklar arasında gösteriliyor. Bunlar doğrultusunda bildirgede,
Türkiye’nin iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek ülkeler arasında olduğu
belirtiliyor.
►
Bildirgede, Türkiye’de iklim değişikliğine uyum konusundaki çalışmaların
azlığına işaret ediliyor. Bu kapsamda yapılabilecek çalışmalara ilişkin
örnekler ise şöyle: “Kuraklığa karşı su kaynaklarını verimli kullanmak, su
hasadı yapmak, az su tüketen sulama sistemlerini yaygınlaştırmak, tarımda
kuraklığa dayanıklı türler kullanmak ya da kuraklığa dayanıklı genotipler geliştirmek,
turizm tesisi izinlerinde bina yalıtımına önem vermek, art arda yaşanabilecek
kurak dönemler için birkaç yıllık tahıl stoku yapmak.”
►Sonuç
bildirgesinde, aralık ayında Fransa'nın başkenti Paris'te düzenlenecek “COP 21-
İklim Değişikliği Tarafl ar Konferansı” na değinildi. Türkiye'nin 30 Eylül
2015'te konferansa ilişkin sunduğu emisyon azaltım katkı planına göre, 2030
yılı için emisyon azaltım çalışması yapılmadığı takdirde Türkiye’de emisyonlar
1.175 milyar tona çıkacak. Ancak alınacak önlemlerle bu değerin yüzde 21
azaltarak 929 milyon tona düşürülebileceği de belirtildi. Bu veri, günümüzde
460 milyon ton olan sera gazı salımlarının 2030 yılında iki katına çıkacağı
anlamına geliyor.
► Bununla
birlikte aralarında ABD ve Çin’in de olduğu birçok ülke, 2005 yılını temel
alarak emisyonlarını 2025 ya da 2030 yıllarında değişik oranlarda azaltmayı
taahhüt etti. Türkiye, sera gazı salımları açısından 2012 yılı itibarıyla 18.
sırada yer alıyor. Ancak 2030 yılında 8. sıraya kadar yükselmesi söz konusu.
7 Kasım 2015 Cumartesi
TARIMDA MALİYET HESAPLAMA YÖNTEMLERİ
ABD, AB VE TÜRKİYE’DE TARIMDA MALİYET HESAPLAMA
YÖNTEMLERİ
TEPGE
1.
Giriş
Genel
tanımı ile maliyet, elde edilen ürünün, meydana gelmesi ve pazarlanabilmesi
için kullanılan ara mallar ve unsurlar için yapılan harcamalar toplamının
parasal ifadesidir.
Ekonomik
faaliyette bulunmakta olan herhangi bir işletmenin amacı gerçekleştirdiği bu
faaliyetten en fazla karı elde etmektir (1). İşletmeler bunu yapabilmek için
elde ettikleri ürünün maliyetini çıkartarak, bu faaliyet sonucu elde ettikleri
fayda ve gelirleri tespit ederler.
Türkiye’de
ise tarımsal faaliyette bulunan işletmelerin büyük bir çoğunluğu yaptıkları
faaliyetin herhangi bir muhasebe kaydını tutmamaktadır. Bu nedenle işletmelerin
ne kadar gelir elde ettiklerinin tespiti ve bunun sonucunda da üretim
faaliyetinin planlanması oldukça güç olmaktadır. Ayrıca tarımsal üretimde
karşılaşılan mevcut sorunların çözümü ve verimliliği artırmaya yönelik
önlemlerin sağlıklı bir şekilde alınabilmesi için; tarım işletmelerinin mevcut
yapılarının bilinmesi, üretim sürecindeki tüm ayrıntıların ortaya konulmuş
olması ve kaynakların ne ölçüde etkin kullanıldığının belirlenmesi gereklidir
(2).
Üretim
maliyetleri ve gelir araştırmaları işletmelerin ekonomik etkinliklerinin
değerlendirilmesinin yanı sıra, işletme muhasebesi, üretici refahı analizleri,
tarımsal gelir hesapları, bölgesel, ulusal ve uluslararası rekabet gücü
analizleri, ekonomik rant hesaplamaları, tarım politikası aracı veya analizleri
(fiyat destekleme (girdi-çıktı), gelir desteği, tarımsal kredi, üretim
planlaması, tarımsal projeksiyonlar vb.) gibi çok farklı amaçlarla da
kullanılabilir (3).
Türkiye'de
tarım ürünlerinin maliyetlerinin hesaplanmasında değişik kişi ve kurumlarca
farklı yollar izlenmektedir. Uygulanan yöntemler genellikle birbirine benzer
görünse de, küçük de olsa aradaki farklılıklar maliyetler üzerinde önemli
değişikliklere yol açmaktadır. Örneğin yapılan masrafın değerinin tespiti için
sorulan soru tekniği, kullanılan faiz oranlarının farklılıklar arz etmesi, yapılan
masrafların değerinin saptanması, (sabit) masrafların üretim faaliyetlerine
dağıtılması gibi konularda önemli yaklaşım farklılıklarının olduğu dikkat
çekmektedir (3).
Tarım
ürünlerinin maliyet hesapları;
Maliyetin
hangi amaçla hesaplandığına, yani müdahale fiyatı ya da destekleme fiyatının
belirlenmesi, yapılan iş ve iş gücü miktarının tespiti ya da toplam üretim
maliyetinin bulunması,
Ürün
çeşidine, cinsine,
Ürün
yetiştirilirken kullanılan tarım tekniğine,
Kullanılan
maliyet hesaplama yöntemine,
Hesaplamayı
yapan kişi veya kurumların amaçlarına,
Maliyet
hesaplaması anket yoluyla yapılıyorsa anketörün bilgi ve becerisine bağlı
olarak değişmektedir.
2.
Materyal ve Yöntem
Dünyada
ve ülkemizde işletmeye ya da ürüne ait bilgilere daha çok anket yöntemiyle
ulaşılmaya çalışılmaktadır. Maliyetlerde hangi amaçla bu bilgilerin
toplandığına, anket yöntemi ile yapılıyor ise anketin yöntemine, anketörün
bilgi ve becerisine bağlı olarak farklılıklar ortaya çıkmaktadır. Maliyetlerin
tespitinde dünyada ne kadar da benzer yöntemler kullanılsa da bu tarz farklılar
maliyetler üzerinde önemli değişikliklere yol açmaktadır.
Ülkemizde
çoğu tarımsal ürünün, dünya ortalamalarından daha düşük verim ve daha yüksek
maliyetlere sahip olduğu bilinmektedir. Bu durum üreticilerin yurtiçi ve
yurtdışı pazarlarda rekabet olanaklarını sınırlamaktadır.
Bu
çalışmada karşılaştırması yapılan ABD ve AB ülkelerinde, işletmeler
maliyetlerini çıkarmakta ve bu sonuçlara dayanarak kendi üretim maliyetlerini
düşürmekte, her yıl biraz daha teknolojiye yatırım yaparak verimliliklerini
arttırmaktadırlar.
3.
Avrupa Birliğinde Tarım İşletmelerinde Tarımsal Maliyet Hesaplama Metodolojisi
Bugün
AB'ne üye tüm ülkeler kendi tarımsal yapılarına uygun veri sistemlerine sahip
olmakla birlikte, topluluğun ortak tarım politikasının yönlendirilmesi ve üye
ülkelerin işletmelerinin karşılaştırılması için aynı baza sahip verilerin
oluşturulması gereği ortaya çıkmıştır. Bu amaçla uygulanmaya başlayan Tarımsal
Muhasebe Veri Ağı ilk kez 1965 tarihinde gündeme gelmiştir (4).
FADN
(Tarımsal Muhasebe Veri Ağı)’ın kaynağını, topluluktaki belli bir büyüklüğü
aşan ve örneklemeye göre seçilmiş işletmelerden toplanan mikro ekonomik veriler
oluşturmaktadır. Seçilen örnek işletmelere ait veriler muhasebe kayıtlarından
alınmakta ve verilerin toplanmasında gönüllülük esasına göre çalışılmaktadır.
FADN sistemi içinde tarım işletmelerinin sınıflandırılması ise, işletme
tiplerine ve ekonomik büyüklüğe göre yapılmaktadır (4).
AB’de
kurulan FADN sistemi ile AB kapsamındaki tarımsal işletmelerin gelirleri ve
performansları ile ilgili muhasebe verilerinin toplanması hedeflenmektedir.
FADN kapsamında elde edilen veriler mikro düzeyde ve rastgele olarak seçilen
tarımsal işletmelerden elde edilmektedir. Bu kapsama alınan işletmeler ticari
nitelikteki tarımsal işletmelerdir ve sahip olması gerekli minimum ekonomik
büyüklüğe göre belirlenmiştir. Rastgele seçilen örnek işletmeler coğrafi
bölgelerine, işletme büyüklüğüne ve tiplerine göre tabakalandırılmıştır. Bu
sistemde, ülkelerde faaliyet gösteren muhasebe ofislerinin oluşturduğu bir ağ
vardır ve muhasebe ofislerinin faaliyet sınırları ülkeden ülkeye
değişebilmektedir. Bazı ülkelerde mevcut ticari muhasebe ofisleri vergilendirme
ve destek amaçlı faaliyet gösterirken, bazı ülkelerde veriler araştırma
enstitüleri, üniversiteler ve tarımsal ticari birlikler gibi kurumlar
tarafından yalnızca FADN için elde edilmektedir. Elde edilen bu veriler
muhasebe ofislerine ve ulusal irtibat bürolarına iletilmekte, irtibat büroları
bu verileri, doğruluğunun denetlenmesi ve çeşitli testlere tabi tutulması
amacıyla komisyona iletmekte ve veri tabanında muhafaza etmektedir. FADN
sistemine dahil olan tarımsal işletmelerde gönüllülük esas alınmakta ve elde
edilen veriler hiçbir şekilde paylaşılmamakta ve vergilendirme amaçlı
kullanılamamakta, gizli tutulmaktadır. İşletmelerden bireysel olarak elde
edilen veriler açıklanmaz, ancak toplu olarak sonuçlar ilan edilebilmektedir.
FADN verileri elde edilirken bu muhasebe kayıtları dışında anketler, faturalar
gibi çeşitli kaynaklardan yararlanılmaktadır (5).
FADN
sisteminde özet olarak; işletme ile ilgili genel bilgiler, işletme faaliyetinin
türü, işgücü, canlı hayvan sayısı ve değeri, canlı hayvan alım ve satımı,
maliyetler, binalar, arsalar, makineler ve işletme sermayesi, borçlar, katma
değer vergisi, yardımlar ve sübvansiyonlar, üretim (bitkisel ve hayvansal
üretim, canlı hayvanlar hariç), kotalar, bitkisel ürünler ve hayvanlar için yapılan
doğrudan ödemelere ilişkin veriler toplanmaktadır (5).
4.
Amerika Birleşik Devletleri Tarım İşletmelerinde Tarımsal Maliyet Hesaplama
Metodolojisi
Amerika
Birleşik Devletlerinde ise resmi istatistik olarak kullanılan maliyet
çalışmaları Tarım Bakanlığı (USDA) (United State Department of Agriculture)
kapsamında ERS (Economic Research Service) tarafından yapılmaktadır. Maliyetler
örneklemeyle tesadüfi olarak belirlenen işletmelerde anket yapmak suretiyle
toplanmaktadır. Bu anketler Agricultural Resource Managemant Survey (ARMS)
tarafından yapılmakta ve her ürün için 4 - 8 yıl arasında değişen yıllarda
tekrarlanan anket çalışmalarıyla güncellenmektedir. Güncellenen bu rakamlarla
her yıl fiyat endeksleri ve üretim rakamları kullanılarak maliyet tahminleri
yapılmakta ve veri kaynağı olarak kullanılmaktadır. Bunun dışında üniversiteler
ve araştırma kuruluşları da bölgelerinde ekonomik öneme sahip ürünlerde
maliyetleri belirlemek amaçlı araştırmalar yapmaktadırlar (6).
5.
Türkiye’de Tarım İşletmelerinde Tarımsal Maliyet Hesaplama Metodolojisi
Birçok
ülkede çeşitli amaçlarla tarımsal ürünlerde üretim masrafları ve birim
maliyetlerinin hesaplandığı görülmektedir. Türkiye’de de tarım ürünleri maliyet
hesaplanmasında değişik kişi ve kurumlarca farklı yolların izlendiği
bilinmektedir.
Türkiye’de
farklı kamu ve özel kesim kuruluşları kendi ihtiyaçlarına yönelik olarak
genellikle yerel çalışmalarla ve daha çok anket gibi yöntemlerle işletme veya
ürün düzeyinde verilere ulaşmaya çalışmaktadırlar. Bu uygulamalarda çoğu kez
yöntemler birbirine benzer görünseler de, aralarındaki küçük farklılıklar bile
sonuçlar üzerinde önemli değişikliklere yol açmaktadır. Örneğin; kullanılan
faiz oranları, yapılan masrafların değerinin saptanması, sabit masrafların
üretim faaliyetlerine dağıtılması gibi konularda önemli yaklaşım
farklılıklarının olduğu dikkati çekmektedir.
Ülkemizde
çiftçi muhasebe kaydı 1998 yılında başlamış bu amaçla DİE tarafından 1999
yılında tarımsal işletmelerin ekonomik yapılarını belirlemek için Ege Bölgesinde
pilot bir çalışma yapılmış, 2001 yılında da Türkiye’yi kapsayan bir başka
çalışma yapılmıştır. Türkiye’de Çiftlik Muhasebe Veri Ağının resmi kuruluşu AB
destekli olarak Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından 2007 yılında
başlatılmıştır. 9 ilde pilot olarak başlanan uygulama günümüzde 12 ile
çıkarılarak idari ve yasal düzenlemeler yapılmıştır ve çalışmalar 600 anket
üzerinden devam etmektedir. Ancak ÇMVA’da tarımsal ürünlerin maliyetlerinin
özel olarak çıkarılması ve raporlanması henüz yapılamadığından ülkemizde tarım
işletmelerinde maliyetin hesaplanması anket yöntemi kullanılarak işletmede
üretilen ürünlerin maliyetlerinin hesaplanması ile çıkarılmaktadır. Tarımsal
ürünlerde maliyet çalışmaları Tarımsal Ekonomi ve Politika Geliştirme Enstitüsü
tarafından Bakanlığımız taşra teşkilatları olan İl ve İlçe müdürlükleri
tarafından doldurulan anketlerle, üniversitelerin Ziraat Fakülteleri Tarım
Ekonomisi Bölümleri ve Araştırma Enstitüleri tarafından yapılan anket
çalışmaları sonucunda elde edilen verilere dayanmaktadır. Bu maliyet
çalışmalarında 1 dekara olan üretim maliyetleri hesaplanmakta ve fiziki üretim
girdileri ve parasal değerlere de yer verilebilmektedir.
Bunun
yanında ülkemizde birçok kamu ve özel kurumlar ürün bazında maliyet çalışması
yapmaktadır. Bunlardan bazıları, Bankalar, Ziraat Odaları, Üretici Birlikleri,
Ziraat Mühendisleri Odası, Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO)’dir. Bu kuruluşlar
genellikle üniversite ve araştırma enstitülerinden farklı olarak anket yöntemi
kullanmadan ortalama rakamlar üzerinden bir maliyet hesabı yapmaktadır.
6.
Genel Değerlendirme
Ülkemizde
yapılan maliyet çalışmaları ile ABD’de yapılan çalışmalar arasında metodolojik
ve değerleme açısından çok büyük farklılıklar bulunmamaktadır. ABD ve ülkemizde
ürün üzerinden üreticilerle yapılan anket çalışmaları ile sonuçlar elde
edilmektedir. AB’de yapılan çalışmalarda ise “Tarım İşletmeleri Muhasebe Veri
Ağı” sistemi üzerinden ürün bazlı değil işletme dikkate alınarak yapılan
organizasyon neticesinde ürün maliyetleri çıkarılmaktadır. Sonuç olarak
Bakanlığımızda müdahale ve destekleme fiyatlarının belirlenmesi için kullanılan
maliyet verileri Tarımsal Ekonomi ve Politika Geliştirme Enstitüsü (TEPGE)
tarafından ülke çapında en fazla üretime sahip bölgelerde, Tarım ve Köyişleri
Bakanlığı Tarım İl ve İlçe Müdürlüğü personelleri tarafından yapılan ürün
maliyet anketleri sonuçlarına dayanmaktadır. ABD verileri Tarım Bakanlığının
yapmış olduğu ve yıllık olarak yayınladığı raporlara, AB verileri ise FADN yani
çiftlik muhasebe veri ağı sisteminden elde edilen ve AB tarafından yayınlanan
verilere dayanmaktadır. Ülkemizde de ÇMVA çalışmaları başlatılmış olup, kurulan
bu organizasyon ile gelecekte daha sağlıklı verilere ulaşabilecek ve bu sistem
üzerinden de bu bilgilere rahatlıkla ulaşılabilecektir.
***
Kaynaklar:
1.
ERKUŞ, A., BÜLBÜL M., KIRAL T., AÇIL A.F., DEMİRCİ R., “Tarım Ekonomisi”,
A.Ü.Z.F. yayınları Yayın No:5, 1995, Ankara
2.
KORAL A.İ., ALTUN A., “Türkiye’de Üretilen Tarım Ürünlerinin Üretim
Girdilerinin Rehberi”, K.H.G.M., Ankara
3.
KIRAL T., KASNAKOĞLU H. TATLIDİL F.F., FİDAN H., GÜNDOĞMUŞ E., “Tarımsal
Ürünler İçin
Maliyet
Hesaplama Metodolojisi ve Veri Tabanı Rehberi”, TEAE ,Y.No:37, Ankara
4.
ÇAKIR S. “Adana İlinde Tarımsal Kuruluşların Tarımsal Üretim Maliyetleri
Hesaplama Yöntemlerinin Değerlendirilmesi” Yüksek Lisans Tezi 2005 Adana
5.
OVALI S. “AB Ortak Tarım Politikası ve Tarım İşletmeleri Muhasebe Veri Ağı
Sistemine Türkiye’nin Uyumu” Doktora Tezi Temmuz 2009 Trabzon
6.
http://www.ers.usda.gov/Data/CostsAndReturns/methods.htm
5 Eylül 2015 Cumartesi
TMMOB ZİRAAT MÜHENDİSLERİ ODASI BAŞKANI ÖZDEN GÜNGÖR
TMMOB ZİRAAT MÜHENDİSLERİ ODASI BAŞKANI ÖZDEN GÜNGÖR:
TARIMDA BÜYÜK RİSK!..
TARIMDA BÜYÜK RİSK!..
TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Özden Güngör, sorularımızı yanıtlayarak tarım ve hayvancılıkla ilgili gündem yaratacak açıklamalarda bulundu.
TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Özden Güngör, uygulanan yanlış tarım politikalarıyla çiftçinin tarımdan soğutulduğunu söyleyerek gündemi değiştirecek çok önemli tespitlerde bulundu. Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Sayın Özden Güngör ile et ithalatını, GDO'lu ürünleri, tarım ve hayvancılıktaki son durumu enine boyuna konuştuk. Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Sayın Özden Güngör ile yaptığımız röportajı sizlere sunuyoruz.
TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Özden GÜNGÖR |
Kendinizi biraz tanıtır mısınız?
02.03.1951 tarihinde Adana`da doğdum. 1977 yılında Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi`nden mezun oldum. 1985 yılına kadar Adana Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsü`nde çalıştım. 1985 - 1987 yılları arasında Union Carbide Turkey Inc.; 1987 - 1999 yılları arasında Rhone-Poulenc, 2000 - 2002 yılları arasında Aventis firmalarının araştırma, geliştirme ve ruhsatlandırma kısımlarında (İnsektisit, Fungisit, Herbisit ve BGD) görev aldım. 1977 yılından 2001 yılına kadar Ziraat Mühendisleri Odası Adana Şubesi`nin yönetim kurullarında görev yaptım. Bu süre içinde 2 dönem Adana Şube Başkanlığı görevini üstlendim. 2004-2014 yılları arasında 5 dönem ZMO Genel Merkez Yönetim Kurulu Üyeliği yaptım.
Bu dönemde ZMO ‘da yönetim kurulu başkanlığı yapmaktayım.
2002-2013 yılları arasında Bayer firmasında İç Anadolu ve Karadeniz Bölgesi teknik sorumlusu olarak çalıştıktan sonra emekli oldum. Evliyim. 2 çocuğum var.
Neden et ithal ediyoruz? Niye et fiyatları yüksek? Bu duruma nasıl bir çözüm getirilmeli?
Türkiye`nin 1980 yılında 44,5 milyon olan nüfusu, bugün 77 milyona ulaşmıştır.
Buna karşılık hayvan varlığında ciddi azalışlar meydana gelmiştir.
• 1980 yılında 16 milyon olan sığır varlığı, bugün 14 milyondur.
• 35 yılda her 10 mandamızdan 9`unu kaybettik. 1980`de 1 milyonu aşan manda varlığımız bugün 115 bine düşmüştür.
• 35 yılda her 2 koyunumuzdan 1`ini kaybettik. 1980`de 49 milyon olan koyun varlığı bugün 29 milyondur.
• 35 yılda her 2 keçimizden 1`ini kaybettik. 1980`de 19 milyon olan keçi varlığımız bugün 9 milyona düşmüştür.
Buradan çıkan sonuç, hayvancılık politikalarındaki yanlışlar besiciliğimizi sorunlu bir hale getirmiş dolayısıyla tüketiciyi proteinsiz bırakmıştır. Türkiye`de kişi başına tüketilen et miktarı yıllık 12 kg. civarındadır. Türkiye`nin 9 milyon ton`luk yem hammaddesinin 4 milyon ton`a yakın bölümünün ithal edildiği ve bunun maliyetleri ne ölçüde artırdığı değerlendirildiğinde, yem hammaddelerine yapılan yatırımın aynı zamanda Türkiye`de süren hayvancılık krizi için de uygun bir yatırım olduğu görülecektir.
Mera Varlığımız 50 Yıl Evvelki Düzeyinin Yarısına Geriledi
Torba Kanun`a konulan hükümlerle, meralarımız ranta kurban edilmiştir. 1950`li yılların başında 37 milyon 500 bin hektar olan mera varlığımız, yoğun traktörleşmenin yaptığı tahribatla 1960 yılında 29 milyon hektara düşmüştür. Şu anda mevcut olan hükümetin, meraları talan eden uygulamaları sonucu; bugün sadece 14 milyon hektar meramız kalmıştır. 50 yılda mera varlığımızın yarısını kaybetmiş olmamız, hayvancılığımızı da tehdit etmektedir.
Türkiye Son 4 Yılda 3,5 Milyon Baş Canlı Hayvan İthal Etmiştir
Son 4 yılda 1 milyon 260 bin büyükbaş, 2 milyon 185 bin küçükbaş hayvan ithal edilmiştir. Türkiye`deki hayvan sayısı yurtiçi talebi karşılamıyor. İthalat da iç piyasayı tatmin etmiyor. Bu yüzden de et fiyatları son 6 ayda %30`a yakın arttı. Zamanında ciddi tedbirler almayan GTHB, Kurban Bayramı öncesi Et ve Süt Kurumuna Bakanlar Kurulu Kararı ile karkas et ithalat yetkisi veriyor. Bakan Mehdi Eker daha birkaç gün önce kurbanlık sıkıntısının olmadığını, hayvan ithalatının olması halinde üreticinin zarar göreceğini belirtmişti. Peki şimdi ne değişti de canlı hayvan ve karkas et ithalat izni verildi.
Türkiye son beş yıllık dönemde yaklaşık 2,8 milyar dolarlık canlı hayvan, yaklaşık 900 bin dolarlık et ve et ürünleri olmak üzere toplam 3,7 milyar dolarlık ithalat yapmıştır. Yapılan her ithalat ülke hayvancılığını sıkıntıya sokmuş, sorunlar yaratmış ve dışa bağımlı hale getirmiştir. Hükümetin tek düşüncesi ithalat yapmayı fiyat düşürmenin bir aracı olarak görmesidir.
Türkiye`de şu anda yaklaşık 2.400.000 adet dana, 29 milyon kadar da küçükbaş hayvan mevcuttur. Yıllık kırmızı et tüketimi 1 milyon tonun üzerindedir. Bunun yaklaşık % 85`i dana,% 15`i küçükbaştan karşılanmaktadır. Yani tüketicimizin küçükbaşa talebi çok düşüktür. Türkiye`nin her ay yaklaşık 40-50 bin besilik hayvana ihtiyacı vardır. Bunu yıl olarak düşündüğümüzde 500-600 bin hayvan demektir. Yani hayvan varlığında çok büyük sıkıntı söz konusudur. Son 10 yılda kurban bayramlarında ortalama 800 bin hayvan kesilmektedir. Yani hayvan ihtiyacımız büyük. Bu duruma yanlış uygulanan politikalarla geldik. Üretim azalınca tarım ürünü ve dolayısıyla hammaddede fiyatları arttı. Hayvancılığa verilen destekler azaldı. Hayvan başı destek ödemesi sistemine geçildi. Çiğ süt fiyatı yarı yarıya düştü. Yem fiyatları fırladı. Üretim sürdürülemez hale gelince 1 milyondan fazla süt ineği kesildi. Sütteki bu sorun çözülemediği için kırmızı ete yansıdı. Kırmızı et fiyatı yükselince hükümet önlem olarak ithalatı gündeme getirdi Önce kasaplık canlı hayvan, sonra besilik hayvan ve en sonunda da karkas et ithalatı başladı. Türkiye kırmızı et ve canlı hayvan ithalatına yaklaşık 5 milyar dolar ödedi. Bu kaynağın yarısı besicilik yapanlara yatırım amaçlı verilseydi bugün Türkiye ithalatçı bir ülke olmazdı. Hayvancılıkta sorunların çözümü için öncelikle şirket tarımını öne çıkaran politikalar terk edilerek, mevcut üreticileri daha iyi duruma taşıyacak uygulamalara geçilmeli ve var olan imkânlar ithalat için değil ülkemiz üreticileri için kullanılmalıdır.
Bakanlığın yapması gereken önemli bazı konuların altının çizilmesi gerekir.
Rasyonel ve ekonomik hayvancılığın tek yolu mühendislik tekniklerinin temel alındığı üretim, yani zooteknist mühendislerin dikkate alınması gerekir. Türkiye`nin 9 milyon ton`luk yem hammaddesinin 4 milyon ton`a yakın bölümünün ithal edildiği ve bunun maliyetleri ne ölçüde artırdığı değerlendirildiğinde, yem hammaddelerine yapılan yatırımın aynı zamanda Türkiye`de süren hayvancılık krizi için de uygun bir yatırım olduğu görülecektir. Desteklerin öncelikle üreticiye üretim ve üretime devam konusunda güven verici olması sağlanmalıdır. Desteklemeler amaca hizmet edecek nitelikte olmalıdır. Destek çeşidini artırmak yerine amaca yönelik az sayıda kalem üzerinden destek verilmeli ama toplam miktar azaltılmamalıdır. Örneğin; anaç sığır desteği buzağı vb destekler ile bir araya getirilerek uygulanabilir.
Desteklerin hayvan yerine ürüne, örgütlenmeye ve hayvan sağlığına verilmesi üzerinde durulmalı buna uygun modeller geliştirilmelidir. Anaç sığır desteği önemli bir destekleme kalemi olup 6 yıldır değişmeyen 225 TL lik miktar yükseltilmelidir. Süt/ yem, et/ yem pariteleri gibi Süt/ Et paritesi olmalıdır Başta zoonoz hastalıklar olmak üzere hastalıklar nedeniyle, her gruptaki hayvan ve üretim kaybı azaltılmaya çalışılmalıdır.
Sektörle ilgili Birlikler desteklenmelidir
Koyun ve keçi varlığı et ihtiyacının karşılanmasında destekleyici politikalar uygulanarak artırılmalı ve ıslah çalışmalarına önem verilmelidir. Hayvan Kayıt Sistemi‘nde (TÜRK-VET) izlenebilirlik yok sayılır. Saha ile entegrasyon çok zayıftır. Bunların düzeltilmesi gerekir.
GDO`lu 3 mısır genine ithalat izni verilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu durumu 2 yönüyle ele almak gerekir. Öncelikle Türkiye, birçok ürünün yetiştirilmesine imkan veren iklim ve ekolojik özellikleri nedeniyle tarımsal üretim açısından avantajlı bir ülke olup, toplam istihdamın %24,6`sı tarım sektöründe yer almaktadır. Türkiye, 78 milyon hektar yüzölçümü üzerinde büyük bir tarım potansiyeline sahiptir. Türkiye ‘de tarım yapılan 23,8 milyon hektar alanın 15,6 milyon hektarı tarla bitkilerine ayrılmıştır. Türkiye`de tarımda son 10 yılda gelinen nokta istenilen düzeyde olmayıp, 2,7 milyon hektar tarım arazisinde üretici üretimden vazgeçmiştir. Bunun en önemli nedeni, yüksek girdi fiyatlarının maliyetleri artırması (Tohum, Gübre, İlaç, Mazot, Sulama v.s.) ve yüksek üretim maliyetleri ile çiftçinin rekabet gücünün düşmesidir.
Bugün tarım dışına çıkan alanların sadece 5-6 milyon dekarında Mısır ve Soya üretimi için devlet desteği sağlansa bu ürünlerin ithalatından kaynaklanan döviz kaybımızın önüne geçilmiş olur. Ayrıca GDO`lu soya-mısır ithalatının da önüne geçilerek, gıda güvenirliği konusunda önemli bir sorun giderilir. Son 13 yılda Türkiye 11 milyon ton mısır ithalatı karşılığında 3 milyar dolara yakın dövizi yurt dışına aktarmıştır. Peki bu durumu olumlu olarak değerlendirebilir miyiz? Bu kaynakları dışarıya akıtmayıp da kendi ülkemizde yetiştirmeyi, üreticimizi desteklemeyi niye düşünmüyoruz. Şunu da unutmamak lazım GDO`ya verilen her izin dışarıdan Soya ve Mısır ithalatının önünü açmak demektir.
Soru şu; 3 yıl önce bu Kurulun zararlı diye izin vermediği T25, MIR604 ve MON863 genlerine 3 yıl sonra zararsızdır diye nasıl izin verilebilir? Biyogüvenlik Kurulu anladığımız kadarıyla, "3 yıl önce elimizde yeterli derecede araştırma, bilgi, belge yok" derken bugün geldiği noktada varmış gibi karar alıyor.
Bir de şu gerçeği göz ardı edemeyiz: EFSA (Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi), AB`den finanse edilen bağımsız bir Avrupa ajansıdır ve 2002 yılında kurulmuştur. Bu kuruluş, GDO`lar, pestisit, yem katkı maddeleri ve bitki zararlıları konusunda çevre risk değerlendirmesi yapar. Çalışmaları sonucunda ne sonuç çıkarsa ona tüm Avrupa Birliği uyar. Çıkardıkları sonuç kanun gibidir. Yani EFSA açıklamaları ne derse o olur da diyebiliriz. EFSA`ya göre, Türkiye`de Biyogüvenlik Kurulu‘nda izin verilen genler, daha önce EFSA tarafından kabul edilmiştir. Yani bunlar Avrupa`da yasaklı sınıfında değildir. Ayrıca Türkiye`nin soya üretimi 125.000 ton, iken hayvancılık sektörünün soya ihtiyacının 2,5 milyon ton olduğu ifade edilmektedir.
BESD-BİR ve YUM-BİR, "Dünyadaki soya üretiminin % 95`inin de GDO`lu olması nedeniyle GDO`lu soya ithal etmek zorunda olunduğu, aksi takdirde hayvancılık sektörünün büyük bir yara alacağını" savunmaktadır. Bütün bunların ışığında, Türkiye`nin ulusal bir tarım politikası olduğunu söyleyebilir miyiz? Tabi ki de hayır. Ülkemizin sahip olduğu arazi miktarı, üretim bilgisi ve uygun iklim şartları soya ihtiyacını karşılayacak düzeydedir. Soya da yetiştiririz, Mısır da… Yeter ki üretici desteklensin. Türkiye`nin GDO`ya ihtiyacı yoktur!
Pestisit kalıntıları sorunu hakkında çözüm önerileriniz nelerdir?
Türkiye farklı agro-ekolojik bölgelere sahip bir ülke olup 70`in üzerinde ekonomik öneme haiz kültür bitkisi yetiştirilmektedir. Bu kültür bitkilerinde ekonomik düzeyde zarar yapan 500 civarında hastalık, zararlı ve yabancı ot türü bulunmaktadır. 2014 yılı sonu itibariyle ruhsatlı olan 6.047 BKÜ`den yaklaşık 2.000 adedi piyasadadır. Kimyasal savaşım, bünyesinde bazı sorunları barındırır. Bunlar ; Çevre kirliliği, insan sağlığına zararları, dayanıklılık sorunu ve maliyet artışıdır. Kimyasal savaşım aynı zamanda tercih nedenidir. Çünkü; birçok durumda diğer yöntemlere göre ekonomiktir. Kolay uygulanır.
Dünya pestisit tüketimi yıllık 3,5 milyon ton, satış tutarı 50 milyar dolar civarındadır.
Türkiye`de ise tüketilen pestisitlerin yıllık satış tutarı 2014 yılsonu itibariyle yaklaşık 600 milyon € dur.
Türkiye`de Pestisit Kullanımı
Tarım ilaçları kullanımına bakıldığında ortalama;
İnsektisitler : Türkiye`de % 42 Dünya`da… %30
Herbisitler : Türkiye`de % 29 Dünya`da… %45
Fungisitler : Türkiye`de % 18 Dünya`da… %20
Diğer : Türkiye`de % 11 Dünya`da… %05 payı olduğu görülmektedir.
Ülkemizde toplam tarım alanı temel alındığında birim alanda ortalama BKÜ kullanımının son üç yılda 1.3 kg/ha`dan, 1.7 kg/ha ‘a çıktığı görülmektedir. 2014 yılı itibariyle Akdeniz Bölgesi`nde birim alanda ortalama BKÜ kullanımı ise 3.1 kg/ha olarak tespit edilmiştir. Ülkemizde pestisit tüketimi gelişmiş ülkelere göre oldukça düşüktür.
Türkiye`de Bölgelere göre Pestisit Kullanımı (2014 yılı sonu itibariyle)
% 36 Akdeniz Bölgesi,
% 14 İç Anadolu Bölgesi,
% 15 Marmara Bölgesi,
% 18 Ege Bölgesi,
% 0,5 Karadeniz Bölgesi,
% 11,5 Güney Doğu Anadolu Bölgesi,
% 0,5 Doğu Anadolu Bölgesi`nde kullanılmaktadır.
Her bir pestisit için tarım ürünlerindeki maksimum kalıntı limitleri tespit edilmiştir. Eğer kalıntı limitlerini geçen miktarlarda pestisit içeren gıdaların devamlı bir şekilde tüketilmesi durumunda pestisitlere bağlı olarak bir risk söz konusu olabilir. Burada en büyük problem ilacın kullanılması değil ilacın yanlış kullanımıdır. Bunun için dikkat edilmesi gereken kurallar vardır. Bunlar üründe ilaç kalıntısının olmaması için dikkat edilmesi gereken kurallar; doğru teşhis yapılmalı, doğru ilaç önerilmeli, doğru dozda ve doğru bir kalibrasyonla atılmalı,doğru zamanda ilaç atılmalı,ilaç atım zamanı ile hasat aralığına etikette yazılan süreye dikkat edilmeli, ilaç başka bir kimyasalla karıştırılırken mutlaka uzmanına sorulmalı. Ve son olarak da MUTLAKA ATILACAK ÜRÜNDE İLACIN TAVSİYESİ OLMASINA dikkat edilmelidir. Ayrıca Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı`nın, bayi ve köy ziyaretlerine daha sık gitmesi, bayi ve üreticilere çok sık eğitimler vermesi, bunun aksini yapanlara mutlaka ceza uygulaması, kalıntı analiz laboratuvarlarını hal yerleri başta olmak üzere birçok yerde açması ve ürünlerde barkod sistemini geliştirmesi gerekmektedir.
Nişasta Bazlı Şekerler kotasının arttırılması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Etkileri neler olacaktır?
Türkiye tarımı ve ekonomisi açısından şekerpancarı tarımı ve şeker üretimi milyonlarca ailenin ve bireyin geçimi, geleceği, geliri ve istihdamı demektir. Şeker sanayi, hayvancılık ve yem girdisi başta olmak üzere şekerpancarı birçok konuda ülkemizin stratejik ürünlerindendir. Şekerpancarından yapılan şekerin yerini glikoz, izoglikoz ve fruktoz şurubuna bıraktırmak isteyen lobiler var güçleriyle çalışmaktadırlar. Amaç ülkemizin, çiftçimizin çıkarı değil, şekerpancarının sürdürülebilir üretimi değil, topluma sağlıklı, doğal şeker yedirmek ise hiç değildir.
Pancar şekerine alternatif bir ürüne ayrıcalık tanınarak kota artırımının, tarım sektörü ve pancar sanayinin desteklediği yan sektörleri olumsuz etkilemesi kaçınılmazdır. Burada amaç, şeker fabrikalarının özelleştirilmesidir. Şeker pancarında son 10-12 yıl içerisinde yaşanan 2,5 milyon tonluk üretim daralmasının hayvancılığa yansıması, 6,5 milyon ton yaş pancar küspesi ve 900 bin ton melasın kullanılamaması şeklinde olmuştur. NBŞ kota oranlarının ülkemizde AB ülkelerine oranla yaklaşık 3 katı oranında fazla uygulanmasının sadece et üretimine olumsuz yansıması yaklaşık 250 bin tondur. Bir yandan şekerpancarı üretimine kotalar getirilmesi; öte yandan çiftçinin üretimini sürdürememesi sonucu ortaya çıkacak olası şeker açığı, ihracat geri ödemeleri ile desteklendiği için "daha ucuza’’ şeker üreten ülkelerden ve özellikle AB`den ithal edilerek kapatılacaktır.
Sonuç olarak, Türkiye`de NBŞ kotalarının sürekli olarak artırılmasına bir son verilmeli ve AB kota seviyelerine uygun olarak yeniden düzenlenme yapılmalıdır. Şeker üretim maliyetlerini düşürmek için şeker pancarı tarımı desteklenmelidir. Kamuya ait şeker fabrikalarının özelleştirilmesinden vazgeçilmeli; pancarın yetiştirilmesinden şeker üretim ve pazarlanmasına değin tüm süreçte üreticilerin söz ve karar sahibi olacakları örgütlenmeler egemen olmalıdır.
Tarım sektörünün sorunları ve çözümü için yapılması gerekenler sizce nelerdir?
Özellikle 1980’li yıllardan itibaren Türkiye’de tarımı küçük görme, önemsememe anlayışı hâkim olmuş, kimi çevreler bilgisizlikten ya da ihanetten, tarımın gereğinden fazla desteklendiğini savunarak desteklerin azaltılması tezini öne sürmüşlerdir. 1984’den itibaren tüm hükümetler de bu yönde politikalar uygulamışlardır. Tarım alanında yapılan özelleştirmeler ve “reorganize” edilen tarımsal kamu yönetiminin etkin olamaması da, sektördeki olumsuzlukları artırmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında yokluk koşullarında elde edilen başarılara karşılık, tarımda 80’li yıllardan beri sürdürülen politika ne yazık ki bir karşı devrimdir ve Türk Milletinin yararına olmamıştır! Bugün altyapısı yetersiz – bozuk olan Türkiye tarımı, girdi ve çıktıdan, üretim ve pazarlamaya kadar sorunlu bir yapı sergilemekte ve önemli ölçüde gizli işsizlik barındırmaktadır. Verimli araziler ve üretimdeki azalmaya bağlı olarak kırsalda yoksulluk giderek artarken, topraktan geçimini sağlayamayan çiftçi de tarımdan kopmakta ve kentlere göç etmektedir. Küçük üreticilik ve köylülük ülkemizde hızlı bir tasfiye sürecindedir. AB’de küçük üreticilik ve aile işletmeciliğini destekleme ve özendirme anlayışı ön plana çıkmaktadır. Ülkemizde de buna uygun politikaların geliştirilmesi ve bu konuda duyarlı olunması gerekmektedir.
Şu anda nüfusumuz 77 milyondur. Yakın gelecekte bu rakam 100 milyon olacaktır. Topraklarımıza sahip çıkmazsak, yarın bu insanlara ne yedireceksiniz? Dolayısıyla toprağımıza, suyumuza, havamıza sahip çıkmamız gerekiyor. Üreticilerimizin üretmesi için ciddi manada desteklenmesi gerekiyor ki para kazansın, köyünü terk etmesin, üretimden vazgeçmesin…
Ziraat fakültelerinde verilen eğitim ve yapılan uygulamalar sizce yeterli mi?
Ziraat Fakültelerinin eğitim-öğretim yapısına, mezunların istihdamına ilişkin yıllardır katlanarak büyüyen sorunlar konusunda somut çözümler üretilmeyip, bu sorunlar her yıl birçok bölümün yeni öğrenci alamamasına, öğrenci alan bölümlerde de kontenjanların düşmesine yol açarken; bu sorunlar yokmuş gibi "siyasi popülizm" ile yeni fakülteler açılmaktadır. Yerelde ekonomi yaratma, istihdam yaratma gibi gerekçeler, gençleri 4-5 yıllığına oyalama taktiğinden başka bir şey değildir. Fakülte açmak, isim değiştirmek öğrenci tercihlerinde, istihdam önceliklerinde ve piyasa koşullarında bir şeyleri değiştirmiyor. Öncelik burada nitelik dönüşümünde olmalıdır.
5 Haziran 2015 tarihli Resmi Gazete`de yayımlanan Bakanlar Kurulu Kararı ile Adıyaman Üniversitesi içinde Tarım Bilimleri ve Teknolojileri Fakültesi, Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi içinde de Fethiye Tarım Bilimleri Fakültesi kuruldu. Fakültelerdeki isim çeşitliliğine "Tarım Bilimleri Fakültesi" isminin eklenmesi ile farklı isimdeki (Ziraat, Ziraat ve Doğa Bilimleri, Tarım ve Doğa Bilimleri, Tarım Bilimleri ve Teknolojileri) fakülte sayısı da beşe çıkmış oldu. Aynı Bakanlar Kurulu Kararında ayrıca Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi Tarım Bilimleri ve Teknolojileri Fakültesinin adının, Ziraat ve Doğa Bilimleri Fakültesi olarak değiştirmesi de yer aldı. 8 Temmuz 2015 Resmi Gazete`de yayımlanan Bakanlar Kurulu Kararıyla da, Konya Gıda ve Tarım Üniversitesi bünyesinde bulunan Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi kapatılarak, Tarım ve Doğa Bilimleri Fakültesi kuruldu. Bu değişikliklere ve fakülte isimlerindeki çeşitliliğe bakınca, "keşke isimlendirme konusundaki bu gayretler ziraat fakültelerinin ve mezunlarının sorunları konusunda da olsa" demekten kendimizi alamıyoruz.
Ziraat fakültelerine ilişkin kontenjanlara bakıldığında, yeni ziraat fakülteleri açılmasına ilişkin endişe taşıyanların ne kadar haklı olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Yani, nicelik artışı ve isim değişikliği beraberinde ilgi ve tercih yığılmasını getirmedi.
Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'nın uyguladığı tarım ve hayvancılık politikaları ve desteklemeleri sizce yeterli mi? Neler yapılmalıdır?
2003-2014 döneminde yani son 12 yılda tarıma verilen destek miktarı 70 milyar lira iken, tarım ve gıda ithalatına 320 milyar lira (137 milyar $) harcanmıştır. Dünyada tarım desteğinin 4,5 katını ithalata savuran başka ülke yoktur. Tarıma verilen desteklerde ne yazık ki arz, talep, üretim, maliyet, ihracat, ithalat, gibi temel kriterler dikkate alınmamaktadır.
Ülkemiz toprak, iklim ve bitki zenginliği bakımından önemli bir potansiyele sahiptir. Ancak uygulanan yanlış politikalarla üretici tarımdan uzaklaşmakta, üretim artmamakta, ithalat nedeniyle milyarlarca dolar kaynak yurt dışına aktarılmaktadır. Sorunların çözümü, doğru tarım politikalarının, yeterli ve uygun bütçelerle yaşama geçirilmesine bağlıdır. Bu nedenle sektörü piyasanın sömürüsüne terk etmeyecek kooperatif örgütlenmesi tamamlanarak, bilgi ve teknoloji tarımla buluşturulmalı, bölge ve ürünlere yönelik gerçekçi planlamalara dayanan destekler ve doğru yatırımlarla tarımda kendine yeterlilik sağlanmalıdır.
(Röportaj : Hayal Senem Sayan; Tarim.com.tr. bulten@tarim.com.tr)
7 Ağustos 2015 Cuma
ZEYTİNİME DOKUNMA... TAMER UYSAL
ZEYTİNİME DOKUNMA...
TAMER UYSAL
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından. (Nazım Hikmet)
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından. (Nazım Hikmet)
Bursa coğrafi konumu dolayısıyla doğal ve tarihsel
kaynakları oldukça zengin bir kent.. Bunu son yıllarda kent kozmopolit bir yapı
kazandıkça daha iyi idrak edebiliyorum. Ancak bir çok kentte varsıl olmamanın sonucu
olarak insanımız bilhassa yoksul insanlarımız farkına varmıyor varamıyor. Nasıl
varsın ki ülkede 10-12 yıldır egemen olan zihniyet insanların bilhassa
mütedeyyin insanların alışılmış araçlarla dikkatini celp etmeyi ya da başka
yerlere çekmeyi dağıtmayı çok iyi beceriyordu. Zaten okumayan tek tipliliği
yadsımayan bir toplumda farklı bir netice de beklemek abesle iştigaldi. Şundan
varıyorum bu sonuca Bursada yaşayıp da Yeşil Türbede gömülü Osmanlı padişahının
kim olduğunu bilmeyen yarıdan çok fazla insan var Uludağ ı görmeyen o kadar çok
insan.. Tıpkı İstanbul da dizi dibindeki boğazı görmeyen İnsanları var olması
gibi. Bunu uydurmuyorum bunlar yakın tarihte yapılan anket araştırmalarında
çıkan sonuçlardır. İsterseniz deneyiniz, daha zor bir sual olacak belki ama
hergün binlerce insanın geçtiği Timurtaş paşa türbesi önünde yapın bu testi:
Kaç kişi şehrin kesinlikle en canlı bu muhitinde yatan zatın adını bile
zikredemez. Adım gibi eminim.
Peki bu bir eksiklik mi elbette değil. Her mezarın başında
bir yazıt var ve oradan bilgi edinebiliyorsunuz. Eksiklik olarak görülen ne
olabilir peki. Elbette tarih yazımı konusundaki eksiklik. Ne diyordu Mehmet
Akif;
“Kıssadan Hisse” şiirinde:
Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
'Tarih'i 'tekerrür' diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
'Tarih'i 'tekerrür' diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
Bursa’nın simgelerini içeren çok yerinde bir yazı kaleme
almıştı Ramis Dara. "Türkiye ve Dünya Ormanında Bursa’nın Simgesi
Nedir!" diye soruyordu. Yıllar önceki bir yazı. Sanırım Bursa Defteri adlı
bir dergide yayınlandı. Şunları sıralamış. Uludağ, teleferik, Prusuias-Osman
Gazi-Orhan Gazi ve türbeleri, Erguvan, Çınar, Yeşil Türbe, Ulucami, Karagöz,
Cumalıkızık Evleri, Hanlar, İznik çinileri ve Kılıç kalkan.
Yazarın seçtiklerine katılmamam mümkün değil. Hele surları
dahil etmemesiyle ilgili yorumuna katılmamak hiç mümkün değil... Bugün
kaybettiğimiz bir çok değer var. Bunlardan hiç birisini haklı olarak adaylar
arasına koymamış. Koyamamiş. Çünkü yitip giden kaybolan değerler bunlar.
Saydıkları hakkında ise hemfikirim.
Geçtiğiz yıllarda bir anıt-mezar bulunmuştu Bursa’da 2 bin
yıl öncesine tarihlenen. Sonra o mezarın talan edildiği yazıldı Anıt mezarda
ilk bilimsel araştırmaya girişen Uludağ Üniversitesi Öğretim Üyesi. Prof. Dr.
Mustafa Şahin hem de Belediyenin kendi bastırdığı dergide “arkeolojik park”
olarak değerlendirilmesini salık vermesine rağmen dinleyen olmadı. Bu bölgede
hiçbir ciddi çalışma yapmadılar. Çevresini tel örgüyle çevirip toprakla
örtmekle yetinildi. Mezarda rastlanan bronz bir obol (sikke) den yola çıkıp
hakkında bilgiler net olmamasına karşın kral mezarı deyip çıktılar. Velakin
Bitinya kralı kimin umrunda. Bu binlerce yıllık buluntu üstü kapatılıp unutuldu
gitti. Yani Bursa’yı kuran ya da ünlü komutan Hannibal'a kurdurduğu rivayet
edilen Prusias ve anıtı hakkında bir şey bilen var mı? Doğma büyüme bu
kentteyim bu konu hakkında yazıp çizen bilmem.
Simgelerden biri de Karagözmüş. Hacivat ve Karagöz de Bursa
denilince akla gelen isimlerden. Onlardan geriye kalan geleneksel bir sanata
dönüşen “gölge oyunu” Günümüzde pek yer bulamasa da hala bayram ve ramazanın
yegane eğlencelerinden birisi. Onlarla da ilgili kesin bir bilgi yok elimizde.
Güya Orhan ya da Yıldırım zamanında yaşamışlar ve cami yapım esnasında
çalışanları nüktedanlıklarıyla oyalandıkları için ölümle cezalandırılmışlar.
Ezel Akay ile Levent Kazak bu konuya farklı yorum getirmişlerdi. Hacivat ve
Karagöz Neden Öldürüldü filmiyle. Senaristlere göre öldürülmeleri o kadar basit
nedenden değildi. Devlet yönetiminde bazı isimleri rahatsız etmişlerdi.
Bunlardan birisi olan Vezir Pervane (Güven Kıraç) kolay kolay unutulmayacak bir
söz etmişti, “ Mizah bir yumruktur kime vuracağı belli olmaz” diye…
"Bu, dünyaya örnektür. Bu ruhun ışığıdur. Bu da, ete
kemiğe bürünmüşlüğün, ademin vücudun halidir. Bu ruh ışığu artlarından
aydunlattıkça cisimler ve vücutlar bu dünyada görünür olurlar. Işık sönünce
vücut kaybolur gider, geriye bomboş bir dünya kalır..." Filmde bahsi geçen
bu sözler Hacivat ve Karagöz oyununun yaratıcısı olduğu rivayet edilen Şeyh
Küşteri'ye ait olduğu iddia ediliyor. Şeyh Küşteri, padişahın Hacivat ve
Karagöz'ü canlandırmasını buyurduğu kişi olarak bilinir mezarı kayıptır. Bir
zamanlar Tayyare Kültür Merkezi'nin oralarda olduğu söylenirdi. Mezarın buradan
kaldırılıp anıt mezara taşındığı söylenir.
Hacivat'ın evi
Köşede ufaraktan
Bir tüfek atımı duraktan
Kapı pencere elekten
Döşemeler zemberekten
Dökülmekten
Sökülmekten
İncelmiş süprülmekten
Köşede ufaraktan
Bir tüfek atımı duraktan
Kapı pencere elekten
Döşemeler zemberekten
Dökülmekten
Sökülmekten
İncelmiş süprülmekten
Turgut Uyar böyle diyor Hacivat'ın Evi isimli şiirinde. Edip
Cansever’in en sevdiği on şiir diye not almışım. Oyunun aslı kökeni hakkında
çeşitli iddialar ileri sürülse de Bugün Karagöz ve Hacivat adına 1982 yılında
yapılmış bir anıt mezar bulunuyor Çekirge (Plai) olarak anlan semtte. Arkasında
Karagöz’ün mezarı varmış. Gönül Akıncı isimli seramik sanatçısı tarafından
yaratılan tasvirler de anıtı süslüyor. Çekirge deyince meşhur Bursa
kaplıcalarından söz edilmemesi herhalde günümüzde tıbbi ticari alana peşkeş
çekilmesinden dolayısıyla olsa gerek.
Dara, surların ise orijinale uygun olarak restore edilemeyeceği
için -ki öyledir birkaç Osmanlı tarihçisinin yazdıklarından ya da temel
buluntularından yola çıkarak- önerilenler arasına sokulamayacağını
belirtmektedir.
Bugün Bursa’da varolan surların hali pür i perişandır.
Restorasyon tatbik edilip icra edilenlerin neticesi ise daha daha büyük
felakettir. Ancak onların şu an ortaya çıktığı şekilde yıkılıp dekor yani
canlandırmaktan öte gitmemiştir. Bey Sarayı hakkında yazılanlar da rivayetten
öte değildir Ya sarayın içine bile girmemiş batılı gezginler ya da Osmanlı
devlet ulemasının (Aşıkpaşazade, Lami Çelebi vs.) yazdıkları teferruattır.
Bugün İznik çinileri mass production yani seri üretime yenik
düşmüştür. Tek tük atölyelerde seramik sanatçıları İznik çiniciliğini yaşatmaya
çalışıyorlar. Çini tıpkı Bursa’nın nebatatları gibi yokolup gitmiş. Kestane,
şeftali hatta dut diye bir şeyden söz etmek mümkün mü? İpek böceği de onla
beraber uçup gitmiş... Bursa’nın, padişah saraylarını süsleyen, atlas, seraser,
çuha, diba, hatayi, kemha, çatma, kadife, canfes, sereng, gezi, zerbaft, kutnu,
aba, sof, selimiye'si... Bu kumaşları üreten ipekhaneler kaybolup gitmiş.
Dokuma evlerinden de öyle pek eser kalmış sayılmaz. Bunda kuşkusuz Halil
İnalcık’a göre Osmanlı'nın güttüğü ticari politikayı da göz ardı edemeyiz.İpek
de dokuma endüstrisine feda edilmiş olarak tabii vasfını kaybedip başka ellere
teslim edilmiş.
Erguvan ve Çınar adından ne kadar söz edildiyse bence
Zeytinden de o kadar söz edilmesi gerekti. Bunu bir eksiklik olarak mı görüyorum
. Tabii ki evet. Yazar bildiğim kadarıyla bu şehrin nebatatına benim kadar
düşkün birisidir. Zeytinin aklına gelemeyeceğini düşünmüyorum .Ama Bursa’da en
az çınarlar ve erguvanlar kadar büyük bir simge de zeytin olmalıydı. Zeytin
Akdenize (bilhassa Ege kıyılarına) özgü bir bitkidir. Maki denen bitki
örtüsünün içinde erguvanlar kadar zeytin de sayılmalıdır. Çınardan daha uzun
ömürlüdür. Ne soğuktan azzeder ne de fazla sıcağı sever. Bilhassa önem
bakımından çok eski zamanlardan beri İznik (Nikea) ve Gemlik (Cius) Bursa’dan
çok çok ileride gelirler. İznik bir devlet komuta üssü iken Bursa sönük bir
tekfurluktur ve doğrudan İznik’e bağlıdır. Tabi ki bir de Mudanya (Myrlea). Ve
bugün zeytin her iki ilçenin logosunu süslemektedir. Yazar deniz hinterlandına
yani dar arkada kalan bölgesinde olmasını seçimlerini yaparken göz önünde
bulundurmuş da olabilir...
Bursa Senfoni orkestrası Uludağ Üniversitesi'nin önayak
olmasıyla oda orkestrası olarak kurulmuş. Belediye desteğiyle çalıştıktan bir
süre sonra ilk bölge senfoni orkestrası olarak Kültür Bakanlığı'na bağlanmıştı.
Ya Bursa türkülerinin hikayesi... Ben de Halil Bedii
Yönetken - Mustafa Sarısözen tarafından derlenmiş, "Ben yemenimi al
isterim” türküsünün yeri başka. Al ve yeşili sevdiğimden midir mi bilmem bu
türküyü seviyorum... Ama zeytinden söz açılmışken “Zeytinyağlı Yiyemem”
türküsünün hakkında son yıllarda tekrar gündeme gelen rivayetlerden de
bahsetmeden geçemem.Bu türküyü Yunanlıların ünlü laiko şarkıcısı Glykeria
Kotsula ve bizden de Zara icra etmişlerdi. Hatta popüler hale sokulan bu
türküyü Candan Erçetin de repertuvarına almıştı. İlginç olan Bursa Güvende yani
Bursa yöresine özgü halk oyunlarında seslendirilen türkülerden biri olarak
Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin Orhan Şallıel şefliğinde Orkestra tarafından
icra edilen Bursa Köy Güvendeleri adıyla yayınladığı albümde de yeralmıştır...
Bilhassa zeytine ve zeytin ağacına nereden mi geldim. Zeytin
ağaçlarının her geçen gün Bursa'nın varolan simgelerini bir bir kaybetmesi,
kısa bir süre önce Manisa'nın Soma ilçesi, Yırcalı Mahallesi'nde termik santral
yapılacak bölgedeki zeytin ağaçlarının kesilmesi ve köylülerin dövülmesi
olayının bana anımsattıklarından elbette. Bu türkünün hikayesi de bu ve benzer
olayların kökenine ışık tutuyordu. Her ne kadar iddia olduğu ileri sürülse de
adından dinsel kitaplarda ve efsanelerde de bolluk ve ölümsüzlük simgesi olarak
söz edilmesi ve bu ağacın tanrısallık ifade etmesi yanında faydalarının ise
binlerce yıldır bilinip de insan istifadesine sunulmasına rağmen nedense bu
sözüedilen türküde gözden düşürülmeye çalışılması yani bir manada
kötülenmesiydi.
Zeytin neden simge olmalıdır. Anımsadıklarımdan birisi de
Türk-Yunan dostluk nişanesi olarak Karagöz Parkına zeytin fidanı dikim
töreni'dir. 17 Aralık 1999 diye not düşmüşüm. Büyük depremin acılı günleri...
Acımızı paylaşan Yunan halkı adına bu günlerde fidanı Helsinki Zirvesinde
Başbakan K.Simitis Ecevit'e armağan etmişti. Karagöz Parkı'ndaki dikim
töreninde Başkonsolos Fitsos Hidas da bulunmuştu. Her şeyden önemlisi barışın
ve Ege'nin iki yakasındaki halklarının kardeşliğine simge olan bu ağaç Bursa'da
Çekirge semtinde Karagöz parkına da dikilerek tarihi bir olayın da baş
kahramanı iken, büyüklerimin hatta anneannemden anımsadığım kadar sık sık şifa
niyetine içerek vücuduna da sürdüğü ve faidesinden hiçbir zaman imtina etmediği
zeytinyağı hakkındaki bu iddialar neden kaynaklanıyordu. Kaz dağlarının altını
üstünü oyan siyanürlü altıncılar için ne demişti Ahmet Uysal,
Aslında o günlerden bugünler arasında pek fark yok. Canlı
için adeta yaşam iksiri yerine geçen usaresi ile ilgili dönen dolaplar bana
Ortadoğu'da dönen dolapları akla getiriyor. Ortadoğu petrolü için niye bunca
kavga veriliyor. Çünkü buradaki petrol dünyanın en nitelikli maliyeti en düşük
petrolü. Tıpkı Z.Yağı da öyle. Dünyanın en yararlı bitkilerinden. Hatta belki
de en iyisi. Yüzyıllardır. Kaynaklara göre onbinlerce senedir. Antik kalıtlarda
bilhassa anforalarla taşınan yegane metanın yani ticaret malının altın sıvı,
zeytinyağı olması bunu göstermiyor muydu? Kısaca özetleyecek olursak sen
şişirme mısırı kullan diye sana reva görülen mısır yağı margarin in tıpkı
petrolde olduğu gibi bazı çuşlar kanalıyla (çok uluslu şirketler) el oğluna
taşınmasından ibarettir. Süttozuna razı edip Kore'ye itelendiğimiz günlerin
hikayesi… Bir Akdeniz ağacı olan zeytinin yağından mevcut bakımdan hallice
olmayan ABD Mısır yağını dolara dönüştürmek için ya kendi kullanacak ya da sana
satacaktı İkincisini tercih etti. Bugün ABD tohumculuk ve tahıl tekelleri NBŞ
(Nişasta bazlı şeker) üretimi yaparak da petroldeki siyaseti tarıma da
bulaştırmış görünüyorlar. En açık örneği Ukrayna olaylarıdır. Buradaki
hadiselerin de bu ülkedeki hükümetin tahıl üretimine koyduğu kotadan
kaynaklandığı sanılmaktadır.
Daha dün Yırcalı'da yaşananların arkasında yatan görüntü
bana devrim arabaları hadisesini de çok yakından anımsatıyor. Hani şu benzin
yüzünden yolda kalan 4 arabanın hikayesi. O da bir yutturmacaydı. Elbette “Adı
devrim olan bir arabanın sokaklarda dolaşmasına zaten izin vermezlerdi”vermeyeceklerdi.
Yoksa bugün memleketin müsrifliğinin bir nolu dış masraf kaleminin otomobil ve
yakıtı olmaması hiçten bile değildi….
Bir yazar zeytin için, "tarihin tanığıdır, bir
hikayedir, şiirdir, ağıttır, acıdır, hüzündür ve mutluluktur." demişti.
Tıpkı Roni Marguiles şiirinde olduğu gibi:
Her geçtiğimde yanından bir zeytin ağacının
sormak gelir içimden: Anlatsana ihtiyar,
küçükken daha sen nasıldı bu topraklar,
kimler geçer yanından, kimler giderdi?
sormak gelir içimden: Anlatsana ihtiyar,
küçükken daha sen nasıldı bu topraklar,
kimler geçer yanından, kimler giderdi?
Fenikeliler getirmiş diyorlar buralara seni.
Tuzlu muydu Akdeniz’in suları o zaman da?
Yakıcı mıydı böyle yine öğle güneşi?
Neye benzer, neler düşünürdü Fenikeliler?
Tuzlu muydu Akdeniz’in suları o zaman da?
Yakıcı mıydı böyle yine öğle güneşi?
Neye benzer, neler düşünürdü Fenikeliler?
Uzun yaşamak kolay. Ya hatırlamak her şeyi?
Sallayıp gövdeni zeytin toplayan insanların
değiştiğini görmek yaklaşık otuz yılda bir,
babadan oğula, izledikçe nesiller birbirini?
Sallayıp gövdeni zeytin toplayan insanların
değiştiğini görmek yaklaşık otuz yılda bir,
babadan oğula, izledikçe nesiller birbirini?
Her geçtiğimde yanından bir zeytin ağacının,
düşünmeden edemem: yaslanıp yaşlı gövdesine
kimler dinlenmiş, kimler uyuklamıştır acaba
ılık bir yel eserken yapraklarının altında?
düşünmeden edemem: yaslanıp yaşlı gövdesine
kimler dinlenmiş, kimler uyuklamıştır acaba
ılık bir yel eserken yapraklarının altında?
Sorasım gelir her defasında: Anlatsana ihtiyar,
neler gördün, neler kaldı yüzyıllardan aklında?
Nasıl insanlardı Haçlılar? Eski Yunanlılar?
Korkunç muydu Aksak Timur denildiği kadar?
neler gördün, neler kaldı yüzyıllardan aklında?
Nasıl insanlardı Haçlılar? Eski Yunanlılar?
Korkunç muydu Aksak Timur denildiği kadar?
Evet, diye fısıldar yemyeşil yapraklar adeta:
“Koca koca ordularıyla geçtiler önümden hepsi,
gümüş kakmalı kılıçları, ipek takımlı atlarıyla.
Geçtiler… ve gittiler ama işte, yoklar artık hiçbiri.
Buradayım ben hâlâ
“Koca koca ordularıyla geçtiler önümden hepsi,
gümüş kakmalı kılıçları, ipek takımlı atlarıyla.
Geçtiler… ve gittiler ama işte, yoklar artık hiçbiri.
Buradayım ben hâlâ
Ve tıpkı devrim arabaları aslında unutulan devrim gibi
zeytinin şanlı hikayesi de dışa hibe edildi…Zeytinler türküdeki gibi derdest
edilirken Bursa'nın, Türkiye'nin hatta Dünya'nın en incancıl en dostane duygusu
olarak barış ve simgesi de çıkarlara feda edildi…
6 Haziran 2015 Cumartesi
Ekoloji & Bölüm III: Gezegenimizi kim kurtaracak? Doğa için 10 kuruluş
"5 HAZİRAN" DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ
Ekoloji: Gezegenimizi kim kurtaracak? Doğa için 10 kuruluş; Doğanın savunucuları
1) Uluslararası Doğa Koruma Birliği, IUCN
Dünya Koruma Birliği adıyla da bilinen kuruluş, 1948 yılında
hükümetlerden bireylere kadar, doğanın korunmasıyla ilgilenen herkesin
katılabileceği bir forum olarak kuruldu. IUCN, Birleşmiş Milletler Genel
Kurulu'nda gözlemci statüsüne sahip tek çevre koruma kuruluşu. Örgüt, dünyadaki
en büyük ve etkili koruma örgütü. On binlerce bilim insanının gönüllü
çalışmasıyla desteklenen birlik, pek çok kişinin gözünde koruma dünyasının
"resmi" sesi; pek çok koruma programının ve politikasının
koordinasyonundan sorumlu. Kuruluşun en çok bilinen çalışması, sonuncusu 2002
yılında yayımlanan Nesli Tehlikede Olan Türlerin Listesi (Red List of Threatend
Species). Bu liste, tehdit altındaki bitki ve hayvanların en son durumu
hakkında kutsal kitap gibi kabul ediliyor. www.iucn.org; www.redlist.org
RESİM: 1> RSPB'den Peter Robinson, örgütleri ve polisin ele geçirdiği,
nesli tükenmekte olan hayvan türlerine ait yumurtaları gösteriyor.
2) Dünya Doğayı Koruma Vakfı, WWF (World Wide Fund For
Nature) Örgüt, dünyanın en tanınmış koruma kuruluşlarından. 1961'de
Londra'da kuruldu, daha sonra, merkezi İsviçre'nin Gland kentinde (IUCN ile
aynı yerde) bulunan uluslararası bir örgüt haline geldi. WWF'nin 50 ülkede
şubesi var. Büyük Panda resmi yalnızca bu kuruluşun değil, bütün çevre koruma
etkinliklerinin simgesi olarak görülüyor. Örgütün çalışmaları, alan projelerine
doğrudan katılımdan, hükümetlere lobi yapma faaliyetlerine kadar uzanıyor. WWF,
2002 yılında yayımlanan Yaşayan Gezegen Raporu ile insanların doğa üzerindeki
giderek artan olumsuz etkilerini göz önüne serdi.
www.panda.org; www.wwf.org.uk
3) Uluslararası Koruma, CI (Conservation International)
1987'de Amerika'da kurulan CI, çalışmalarını Güney Amerika,
Afrika ve Asya'da sürdürüyor. 1980'li yılların sonunda "doğa için
borçların silinmesi" programına öncülük ederek, çevre koruması ile ilgili
sözler verilmesi karşılığında, üçüncü dünya ülkelerinin borçlarının silinmesini
sağladı. Kuruluşun en etkin olduğu çalışmalar, çevreye zarar vermeyen
sürdürülebilir kırsal yerleşimler geliştirme ile ilgili. CI, 1990'lı yıllardan
itibaren biyolojik çeşitlilik alanlarının belirlenmesi çalışmalarına öncülük
ediyor. www.conservation.org
4) Doğal Hayatı Koruma Derneği, WCS (Wildlife Conservation
Society)
New York çevresinde dört hayvanat bahçesi ve bir akvaryum
işleten Amerikan kuruluşu. 1895 yılında New York Zooloji Derneği adıyla kurulan
WCS, dünyanın en eski çevre koruma kuruluşlarından. 20'nci yüzyılın başlarında,
dünyada ilk defa yapay döllenme programı uygulayarak, Kuzey Amerika bizonunun
soyunun tükenmesini engelledi. WCS, hayvanat bahçelerinin doğal hayatın
korunması için aktif olarak çalışmaları gerektiği düşüncesinin öncüsü; bu konuda
50 ülkede 300 tane projesi var. www.wcs.org
RESİM: 2> Dünyaca ünlü KEW Botanik Bahçeleri'nde, tohum bankaları
kurularak soyu tükenmekte olan bitki türleri yaşatılmaya çalışılıyor ve yeni
türler üzerinde araştırmalar yapılıyor.
5) Greenpeace
1971'de Amerika'nın Alaska'da yapacağı nükleer denemelere
karşı kuruldu. O günden bu yana çok çeşitli konularda doğrudan çalışan
uluslararası bir yapı haline geldi. Düzenlediği kampanyalar, balina avcılığının
yasaklanmasından rüzgâr enerjisinin geliştirilmesine dek uzanıyor. Etkili
protesto yöntemleriyle çevre sorunlarını gündemin üst sıralarına taşıması,
Greenpeace'in en büyük gücü. www.greenpeace.org
6) Uluslararası Kuşları Koruma Konseyi, (Birdlife
International)
Dünyadaki kuşları koruma örgütlerinin bir araya gelmesiyle
oluşmuş bir yardımlaşma ağı. Merkezi Cambridge'te bulunan konsey, 100'den fazla
ülkede kuş türlerinin korunması ve kuş çeşitliliği için önemli alanların
belirlenmesine ilişkin araştırma çalışmaları yürütüyor. Bugüne dek, 20 binin
üzerinde "Önemli Kuş Alanı" belirlendi. www.birdlife.net
RESİM: 3> Greenpeace gönüllüleri, Tasmanya'da, Derwent nehrindeki
çinko araştırmalarının yarattığı kirliliğe karşı gösteri düzenliyorlar.
7) Kraliyet Botanik Bahçeleri, (Royal Botanic Gardens, KEW)
Bitki dünyasına ilişkin en yetkin kuruluş olan KEW'in
çalışmaları geniş bir alana yayılıyor. Bitki genlerinin klonlanması, soyu
tehlikede olan bitkilerin yetiştirilmesi, ekonomik açıdan önemli bitkiler
hakkında bilgi toplanması, sürdürülebilir kırsal yerleşimler geliştirilmesi, bu
çalışmalar arasında sayılabilir. En son çalışma, 24 bin bitkinin tohumlarının
saklanacağı bir tohum bankası oluşturma projesi. www.rbgkew.org.uk
8) Uluslararası Fauna ve Flora, FFI (Fauna and Flora
International)
1903 yılında avlanma ve yaşam alanlarını tahribatı yüzünden
azalan Afrika memelilerini korumak amacıyla kurulan FFI, Kruger ve Serengeti
Milli parklarının yapımında etkin rol oynadı. Merkezi Cambridge'te bulunan
kuruluşun projeleri, Belize'den Filipinler'e uzanan geniş bir alanda sürüyor.
Çalışmaları arasında, önemli yaşama alanlarının satın alınması, doğal hayata
ilişkin araştırmalar ve yapay döllenme programları yer alıyor. www.fauna-flora.org
RESİM: 4> Uluslararası Doğa Koruma Birliği, IUCN Genel Direktörü Achim
Steiner.
9)Durell Doğal Hayatı Koruma Birliği, DWCT (Durell Wildlife
Conservation Trust)
Kendisi küçük, küresel etkinliği büyük bir kuruluş. 1959
yılında zoolog ve yazar Gerald Durell tarafından Jersey Hayvanat Bahçesi adıyla
kuruldu. Hayvanat bahçelerinin tehlikedeki türlerin üremesi ve doğaya geri
dönüşlerine hizmet eden yerler olarak çalışmaları düşüncesine öncülük etti.
Yanı sıra, doğayı korumaya yönelik 1.000'in üzerinde eleman yetiştirerek, bu
insanların dünyanın dört bir köşesinde hayvanat bahçelerinde çalışmalarını
sağladı. www.durellwildlife.org.uk
10) Kraliyet Kuşları Koruma Derneği, RSPB
İngiltere'nin en tanınmış doğa koruma kuruluşlarından biri.
1889 yılında kurulmuş. Bugün, 1 milyon üyesi ve İngiltere çapında 100'ün
üzerinde doğal kaynağı var. Yaşam alanlarının korunmasının yanında hükümet lobi
çalışmaları da sürdürüyor. Önemli başarıları arasında, soyu tükenmek üzere olan
balık kartalı ve kızıl çaylak kuşlarının korunması var. BI ile birlikte, Avrupa
ve gelişmekte olan ülkelerde doğal hayatı koruma projelerinde ortak çalışmalar
da sürdürüyor.
14 Mayıs 2015 Perşembe
14 Nisan 2015 Salı
TÜRKİYE TARIMINDA NELER OLUYOR?
TÜRKİYE
TARIMINDA NELER OLUYOR?
Dr.
Müh. Ahmet Uhri (aynı zamanda arkeolog) Türkiye arkeolojisinin GAP Projesi ile
yeni bir hamle yaptığını ve bununla "yaşam başlangıcı" nın Anadolu
toprakları olduğunun kanıtlandığını kaydediyor. İlk buğday Urfa / Karacadağ'da,
zeytinse Mardin / Derik'de bulunuyor. Bununla kalmıyor, Hitit'lerin bu Anadolu
topraklarında 200 çeşit ekmek ürettiğini Metro'nun yayınladığı Hitit
Mutfağı'ndan öğreniyoruz. Dr Uhri'nin saptamasıyla, İngiltere'de tarım yeni
öğrenilirken, Mezopotamya'da devlet(ler) kurulmuştu... Hal böyle de olsa,
1453'de Fatih'in İstanbul'u fethettiği akşam sofrasında domates ve patates
yoktu.
Bunlar,
2 noktayı söylememize olanak tanıyor:
1-Anadolu
bereketi bir çok ürüne ilk çıkış yeri olmuştur. Ancak tuzlanma vb.
durumlar, bu toprak bereketinin tersine dönerek erezyon ve verimsizliğin
günümüzdeki nedenini oluşturmuştur. Toprak bir sonsuz verici değildir.
2-Fatih'in
Sofrası, bize her ürünün her yerde eklilp biçilemeyeceğini, tarımda bir coğrafi
sınırlama olduğunu ortaya koyuyor.
Türkiye'de
tarımı iktidar -2012 verileriyle - 62 milyar $'lık hasılasıyla Avrupa'nın en
büyük ve dünyada 7.nci büyük üretici olarak takdim ediyor. 188 ülkeye
1.663 ürün cinsinden oluşan 16 milyar lık bir ihracat gerçekleştiriliyor.
2023 hedefi 50 milyar $. Halen ithalatın ihracatı karşılama oranı %101 ve
bununla ülke" kendi kendine yeterli ülke" konumunda. Siyasi erk
tarımda 3 teşvik aracı uyguluyor:
1-
Ürüne prim desteği.
2-
Arzı kısıtlı ürünlerin ithalatı.
3-
Ürün arzını çoğaltmak için hem ürüne hem de mekanizasyona subvansiyonlu
tarımsal faiz uygulaması.
Siyaset
erkinin ana muhalefet oluşumu -resmi parti yayın organlarından alıntılıyarak -
tarım için 5 düzenleme öngörüyor:
1-Tarım
serbest piyasa koşullarına bırakılmayacak, yanı sıra arzı kısıtlı ürünlerde
üretim arttırılıp kendi kendimize yeterlilik sağlanacak.
2-Kooperatif
örgütlenmesi tüm üreticileri kapsar hale getirilecek, bu kuruluşlara tümden
vergi bağışıklığı tanınacak.
3-Destekleme
politikası yeniden düzenlenecek. Destek öncelikle örgütlü üreticiye
verilecek.
4-Vadeli
işlem borsaları sistemi geliştirilip, çiftçi ürününü değer fiyatla satacak.
5-Hedef
fiyat ve Müdahale Fiyatı ilkesiyle, ürünlerde fark ödeme sistemi uygulanacak.
TÜSİAD'ın
2000-2010 döneminde tarım için 2 perspektif çalışması yaptırdığını görüyoruz.
Bununla 10 yıllık bir uygulama takviminde 9 politika aracı benimseniyor. Bunlar,
Çıktı Fiyatı Destekleri, Girdi Fiyatı Destekleri, Kurumsal Destek, Yatırımlar,
Ar-Ge yatırımları, Doğrudan Destekler, Piyasada Gelişim Desteği ve Sınır
Önlemleri olarak sıralanıyor. Yanı sıra 21 alt araç var. Dikkat çekici olan, 10
yıl kesintisiz destek uygulanması öngörülen tarımsal Ar- Ge yatırımları içinde,
fidan ve tohum yetiştiriciliği desteğinin yer almaması dikkat çekici. Girdiler
başlığında da, ürün hasılasını arttıracak temel etken olan tohum ve fidan
dağıtımı yok. Türkiye tarımı önünde en önemli çıkmaz olan "tarımsal alan
parçalanması" ve "arazi toplulaştırılması "adına bir şey
öngörülmüyor. Farklı bir örgütlenme konusu olan ve "kurumsal
destekler" içinde yer alan kooperatifler için öngörülen destek süresi 10 yıl
içinde sadece 6 yıl. Bu veriler, sivil toplumun örgütlerinin, piyasa için ürün
üretemeyen geçimlik kesim gerçeğinin çok dışında durduğunu bize anlatıyor.
Türkiye
tarımında darboğazlar şu noktalarda yaşanıyor:
1-
Yasayla öngörülen" asgari 2 hektar tarımsal alan zorunluluğu"
parçalanmayı önlemiyor, muvazaayı kurumsallaştırıyor. 1926 tarihli Medeni
Kanun(MK) 597 maddesiyle" mirasda talibine tahsis" hükmünü ve 598.
maddeyle taliplerin çokluğu halinde "hakime tahsis hakkında karar
verme" yetkisi tanırken, 2001'deki 4721 sayılı MK düzenlemesi"talibine
tahsis " hükmüyle yetiniyor ve işletmelerin yeterli toprağı olmaması
durumunda bu hakemliği Tarım Bakanlığına bırakıyor. Bu düzenlemenin yetersizlği
anlaşılınca, 2005'eki 5403 sayılı MK'da Değişiklik Yapan Yasa'nın 4. Maddesiyle"asgari
tarım arazisi 2 hektardan küçük olarak belirlenemez "hükmü benimsiyor.
Sonuçta yargıcın takdir yetkisi bile ortadan kalkıyor ve üretici, mirası için
muvazzalı işlemlere başvuruyor. Toprak yapısında parçalanma hızlanıyor ve bu
konuda tüm siyasi partilerin -bu yasaları çıkarmış olarak- oydaşması var.
2-
Toplulaştırma konusu altyapı hizmetleriyle birlikte yürütülmüyor. Yer yer -
Konya gibi - başarılı örnekler bir yana olay toprak bütünleşmesi sağlayacak bir
konum göstermiyor. Çiftçi Kayıt Sistemi uygulanamıyor, kayda giren üretici
oranı sadece %21.
3-"Türkiye'nin
gerçekleştirmekte olduğu en büyük rüyası"olarak nitelenen GAP Projesi
sekteye uğradı! Hedeflerden büyük sapma var. Gap Master Planı, 1988-2003
döneminde 32 baraj yapımıyla 1.8 milyon he alkanın sulamaya açılmasını
öngörüyordu. 2015 itibariyle tamamlanan baraj sayısı 16'da kaldı ve Master
Planı'nın öngördüğü "Yavaş Gelime Alternatifi" bile hayata geçmedi.
Sulamaya açılan alan 250 bin hektarla sınırlı kaldı ve sulama projelerinin
sadece %23'ü işletmeye alındı. 2008 -2012 dönemi için geçerli olan GAP Eylem
Planı ise daha çok bir sanayi projesi olarak çalıştı, 14 OSB ve 7 havalimanı
kuruldu. 2014-8 dönemi için geçerli olacak GAP Eylem Planı ise henüz
açıklanmadı. 2015 Yatırım Programı'nda GAP Bölgesi içinde yürütülen 13 proje
içinde bir sulama projesi yok.
4-Su
yönetimi, su birliklerinde demokratik bir yapının olmaması nedeniyle adil
işlemiyor ve yerindelik ilkesi gerçekleştirilmiyor. Yeraltı sularının
kullanımında (vahşi sulama) herhangi bir yasal engelleme yapılmıyor, sular
tükeniyor. Verimli ovaların tamamında çoraklaşma ve tuzlanma hali var. Iğdır
Ovası'nda tuzluluk oranı %80'e ulaştı. Aras nehri 8 Ph en yüksek Ph
riskini"taşıyor. Aras nehrinin bu konumu tüm sulamayı etkiliyor. Su
açmazını gidermeyi hedefleyen Doğu Iğdır Sulama Projesi (1983) 26.000 hektar
alanda sulama öngörürken, sadece 2.000 hektar sulamaya açıldı. Proje kaynakları
kamulaştırma bedeline ödendi. Ünlü"Iğdır Pamuğu" 35.000 tondan
sıfırlandı. Ilısu ve Cizre Barajları'nın finansmanında 1990'damn bu yana bir
olumlu gelişme yaşanmıyor.
5-Planlamak
bir yana, hiç bir biçimde üretim öngörüsü yok. Bu nedenle ürün açığı / ürün
fazlası ancak ürün pazara çıktığı yıl anlaşılıyor.
6-Türkiye
şekerdeki arz açığı nedeniyle dış pazara bağımlı hale geldi, üretime kota koyan
2002 tarihli Şeker Yasası ve buna bağlı çıkarılan yönetmeliklerin iptali
gerekiyor. Muş Şeker Fabrikası 2008'de özelleşme (Öİ) kapsamına alındı, 3 ihale
açıldı, sonuç alınmadı ama fabrika el'an Öİ'elinde ve hiç bir yenileme yatırımı
yapılmıyor. Doğu Anadolu'da varolan 7 fabrikanın 3'ü kapalı durumda. 76.000
hektar ile Türkiye'nin 4 büyük ovası olan Muş'da 1991'de başlayan Alparskan 1
Barahı enerj barajına dönüştürüldü, şimdi bu nedenle Alparslan 2 Barajı
projelendirildi. Danıştay'ın "nişasta baz oranlarını" iptal etmesi
sonrası, ülkenin şeker açığı yaşaması kaçınılmaz hale geldi.
7-Çiftçi
eğitimi yapılamıyor, iş kursçuluk olarak anlaşılıyor.
8-
Hayvancılık teşviki "optimum işletme" kuralına göre değil, küçük
işletmeye dönük yapılıyor ( İşletmenin net karlılığı için 5.000 büyük baş
hayvan gerekiyor. 1.000 baş altı hayvancılıkta zarar edilmesi kaçınılmaz) Kasım
2014'de toplanan Kırmızı Et Çalıştayı'nın "5-10 ya da 10-20 baş aile
işletmelerinin sayıları azalmış olup, bunların sürdürülebilirliği için besicilik
küçük ve orta ölçekli işletmelerde teşvik edilmelidir" kararını
benimsemesi, bu yanlışta ısrarlı olunduğunu anlatıyor. Oysa "Siz 25
koyuna, 50 koyun kendine ve 100 koyun eve bakar" atadeyişinden esinlenme,
sorunun ölçek yakalamak olduğu gözardı ediliyor. Buna bağlı olarak meraların
kullanım sorunu çözülmedikçe "et sorunu, bir ot sorunudur" diyen
saptama da kilim altına süpürülmüş olarak kalıyor.
9-Traktör
dışındaki mekanizasyon teşviki çok anlamlı ve hedefli uygulanmıyor. TARSİM
sigorta desteği eksik ve tüm ürün üretme sürecini kapsamıyor. İhtisas
gümrüklerinin azlığı nedeniyle ülkeye GDO'lu ürün ithali önlenemiyor. İlaç
kullanımı satış işi tümüyle bayilik sistemine terk edildiğinden ve denetim
olmadığından, bilinçsiz ve aşırı ilaç tüketimi, "fazla ürün
yetiştirme" adına adeta özendiriliyor. Kamu kesimi islahçı ya da verimli
tür yetiştiriciliğinden hemen hemen çekilmiş durumda. Ürünün ilk basamağı olan
tohum ve fide konusu tümüyle piyasaya ve fiyat mekanizmasına terk edildiği
görülüyor.
10-Genç
nüfus köylerden "kaçıyor", bu nedenle tarımda iş gücü açığı
"büyük sorun" durumunda ve sayısı 1.9 milyon olan Suriye'li
sığınmacılar "can simidi" olarak algılanıyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)